Kolombiya Notları VI Tatacoa Çölü-Elif

Ah ah Kolombiya’da bulunan en yüksek paramo, Sumapaz Ulusal Parkını geride bırakmıştım bundan sonrasi inişti daha ne ister insan işim kolay derken yanıldığımı asfalt bitince anladım. İniş ama ne iniş. Çok şükür hava yağmurlu değildi.

Bazı dostlar ‘tekerine taş değmesin’ derler ya hah bu aşağıdaki fotoğrafta görülen kayalar önüm sıra yuvarlandığında amin dedim içimden, güldüğüm lafa.

Hem yolun asfalt olmaması, hem de kedi kızımın huzursuzluğu sınırları zorluyordu. Bir ara mola verdim oynasın diye aldı başını tırmandı da tırmandı yolun kenarına. Çağırdım çağırdım gelmedi zilli düştüm peşine neyse koydum sepetine yola devam derken yarım saate sıçmasın mı? Haydi kedi boku temizleme işini bitirdik derken vay başıma gelenler.

Neyse ite kaka yol aldık almasına ama Cabrera’ya varamadan yağmur başladı çiselemeye, şansımıza otobüs durdu da giderek coşan yağmurda sağ salim Cabrera’ya vardık.

Ne hikmetse Cabrera’da hiç fotoğraf çekmemişim. Vardığımda tam gaz seçim partisi devam ediyordu. Sabaha karşı kaçta bitti müzik hiç hatırlamıyorum. Ertesi gün bisikletimi yıkamaya gittim kasabanın sonuna, paramonun çamuru nasıl yapışkansa canım çıktı temizleyene kadar. Akşama yine parti, yine müzik derken uyumuşum.

Bouqueron yolunda azıcık mola 🙂 Kızım ilk kez bir koyun gördü. İkinci fotoğrafı görenler bana deli diyecekler ama olsun. Evet yaklaşık 3 kiloya yakın kedi kumu taşıyorum. Çünkü kediler köpekler gibi öyle salınca hemen tuvaletini yapan hayvanlar değil maalesef. Hatta çoğu zaman yanına çömelip kimsenin bakmadığını söylemem filan gerekiyor, genelde kum kabı bisikletin yanında yöresinde olunca kendini güvende hissediyor.

Boqueron’da pek kamp atılacak alan bulamayınca mecburen ucuz bir otele kapağı attık.

Ertesi gün ‘Nariz del Diablo’ Şeytan Burnu denilen ve otobana doğru uzanan bu kayayı fotoğraflayıp yola devam ettik.

 

Tır geçerken Şeytan Burnu daha bir haşmetli gözüküyor

Bouqeron’dan sonra Guamo’ya dar ama mis gibi kokan bir yoldan devam ettim. Fotoğraftan pek anlaşılmasa da çiçekleri ıhlamur gibi kokan ağaçlar yolun iki tarafına yayılmıştı.

Guamo da pek kamp atılacak yerin olmadığı ufak bir yolüstü kasabasıydı. Daha ileri devam edecek gücüm olsa da sıcaklarda Cuchumelo’nun rahatlayıp serinleyebilmesi için mola vermem gerektiğinden yine ucuz bir otele kapağı attık.

Ertesi gün upuzun ve sıcak yolda pedallamaya devam ettik ve akşamına yol üstünde bir benzincide kamp attık.

Tatacoa Çölüne devam edebilmek için ana yoldan çıkıp toprak yola girmem gerekiyordu. Bisikletli olduğumdan La Palmita’ya kadar ana yoldan devam edip, toprak yola saptım. Köyün sonunda Kolombiya’yı besleyen üç büyük nehirden Magdalena nehri sakin sakin akmaktaydı. Nehri büyükçe bir kanoyla geçip yine toprak yoldan devam ettim.

Başlarda aman da pek güzel dediğim yol giderek azap yoluna dönüşmeye başladı. Çöle varmak için çölü geçmem gerekiyordu. Sıcaktan ben de Cuchumelo’da bitap durumdaydık. Her 10 km’de bir durup kızı ve kendimi ıslatıyordum. Minik bir ağaç bulup gölgesine sığındık. Ağaçların altında mucizevi bir şekilde esinti olduğuna yemin ederim. Bilim bunu araştırsın!

Yine yolda perişan vaziyetteydik. Villevieja’ya varmamıza en az 20 km vardı ve etrafta in cin top oynamaktaydı. Kolombiya’nın kuzeyindeki çölden daha farklı bir çöldeydim; ancak bu sefer canından mesul olduğum tüylü kızımla bu son 20 km geçip geçemeyeceğimizden emin değildim. Yavrucak kendini aklimitize edememişti. Tam o sıra imdadımıza bir kamyon yetişti ve bizi Villavieja’nın girişinde asfalt başlangıcına bıraktı. Eşyalarımı toparlarken tatlı bir hanım benle sohbet edip, buz gibi limonata ikram etti. Cuchumelo’da gölgede dinlenip az biraz kendine gelmişti.

Uzunca bir tırmanış ile Tatacoa Çölüne vardık. Ertesi gün tüylü deliyi pansiyonda bırakıp bisikletle çölü keşfe çıktık.

İnsanlar tanrı pachamama’ya dilekte bulunduklarında bu taş kuleleri yapıyorlarmış eh ben de bir kule dikiverdim.

Yıllar önceburaları sular altında kanyonmuş sonrasında gelen kuraklıkla çöle dönüşmüş. Şu an koruma altında özellikle ışık kirliliği olmaması için kamp yerleri lambalarını yukardan kamufle etmek zorunda ve genelde saat 21:00’dan sonra jeneratörleri kapatıyorlar.

Yılların oyup şekillendirdiği oluşumlar, sonsuza uzanan ufuk çizgisi ve yıldızların altında uyumak ister istemez insanı hayal dünyasına sürüklüyor. Çölde insan zamanı unutuyor. Tatacoa – Çıngıraklı Yılan çölü sadece bir çöl değil, kökleri 30 metre derinliğe uzanan kaktüsleri ve kuru havaya iklimlenen doğal bitki örtüsüyle ‘dry forest’ yani ‘kuru orman’

Tatacoa Çölünün başında yer alan astronomi kulesini de ziyaret ettim. Gece ziyaretçilere bilgi veren araştırmacının melodik ispanyolcasını uzanıp dinlerken, bize eşlik eden dolunayı, hızlı hızlı geçen bulutları seyrederken dalmışım. Fotoğraf çekmek aklıma geldiğinde ise çokgeçti; bulutlar gökyüzünü ince bir battaniye gibi kaplamıştı.

Kolombiya’da Guajira Yarımadasından sonra ikinci büyük kurak alan olan Tatacoa Çölüne iki renk hakim gri ve hardal rengi. Sabah gün doğmadan kalkıp Cuzco bölgesindeki ışık oyunlarını yakalamaya çalıştım.

Ojo del Desierto – Çölün Gözü

Ayrılırken kaldığım kamp alanındaki hesap defteri bundan sonra nasıl hatırlanacağımızın sinyaliydi; La gata – Kedi

Buraya kadar sıkılmadan okuyanlara teşekkür ederim. Soracak olursanız her zaman ki gibi tembellik ve dünyevi işler diyeceğim. Kolombiya’dan Ekvator’a devam ettim. Şu anda Meksika’dayım biraz çalışıp yine yollara geri döneceğim. Sırada bir sürü yazı birikti. Ekvator’a kedi kaçırmanın yolları, Ölüm trampleni!, Dağların ortasında bir minik köy Isinlívi, Boyundan büyük Ekvator, belki bu başlıklarla olmasa da umarım en kısa zaman da hepsini tamamlayacağım.