Guatemala; Tikal, Isla de Flores, Cobán

San Ignacio, Belize’den sisli, serin bir sabah ayrıldım. Yol usul usul Melchor de Mencos sınırına doğru kıvrıla kıvrıla tırmanıyordu. Önümde pedallanacak 80 km ve biraz da bilinmezlik vardı. Guatemala’nın meşhur ‘chicken bus’ diye bilinen şehirlerarası otobüslerinden ne yalan söyleyeyim çekiniyordum. Bunlar filmlerden hatırlayacağınız, kuzey amerikada kullanılmış eski turuncu okul servis otobüslerinin rengarenk boyanmış halleri. Şöförlerin en büyük hobisi son ses bir ‘tele novela’ ya da müzik açmak, iğne deliğinden sollama yapmak ve aşırı gürültülü kornaya asılmak.

teac

Yine problemsiz bir sınır geçişinden sonra Guatemala’daydım. Bu ülkeye üçüncü ziyaretim ama ilk kez bisikletle giriyorum. Nerede bu ‘chicken bus’lar endişesini üzerimden attıktan sonra gerçekten kaymak gibi asfaltta El Remate’ye pedalladım. Yol fazla kıvrımlı olmayan ama iyi kötü irtifa içeren ondulin şeklindeydi. Bir iki rampadan sonra yolda hız tümseği olmadığını fark ettim. Ayrıca tam tepedeyken yol tertemiz göründüğü için nredeyse hiç fren kullanmadan epey bir yol gittim. El Remate’ye yaklaştığımda asfalt yine bozuldu. GPS’i kontrol ettiğimde ben bile inananmadım bir ara saatte 85 km yapmışım!

OLYMPUS DIGITAL CAMERAHava kararmadan El Remate’ye vardım. Burası Peten gölünün kıyısında minik bir kasaba, Tikal Ulusal Parkından dolayı epey turistik tabii. Uygun fiyatlı bir yer aramak için göl kıyısına devam ettim yol iyice bozuldu. Aradığım yerin tam olarak nerede olduğunu bilemediler ancak anladığım kadarıyla epey bir bosuk zeminde devam etmem gerekecekti. Yorgunluk ve açlık nedeniyle kasabaya geri döndüm ve Paradise Hostel’e yerleştim. Bisikletle bir gece için kalınması tam bir eziyet çünkü bisikleti itemeyeceginiz bir tepede bu hostel. Her bi şeyi söküp taşımam gerekti. Katalina ve Juan’ın işlettiği derme çatma klübeden oluşan hostelin en güzel tarafı odun ocağını ve mutfağı kullnamam izin vermeleri oldu. Bir de manzara ve yakışıklı kedileri kalbimi çaldı.

Ertesi gün dinlenip Tikal’e arabayla gitmeye karar verdim. Sonuçta burası Palenque’den bile büyüktü ve gezmek için en az 3 saat gerekiyordu.

El Remate’de üç gün kalıp gölün batısına Isla de Flores’e devam ettim. Burası ince bir köprü ile anakaraya bağlanmış minicik bir ada. Evler, sokaklar sevimli tek sorun yağmur mevsiminde olduğumuzdan göl yükseldiğinden adanın etrafını yürümek mümkün olamadı.

Flores’in bir diğer ilginç yanı bir sürü Türk Guatemalalının olması, sakız fabrikasında çalışmaya gelen adamımız kardeşini de buraya getirmiş eh bir sürü de çocukları olmuş. El Remate’deyken Juan’ın bahsettiği bu adamın oğluyla karşılaşmam ise güzel tesadüf oldu. zaman içinde Tahir soyadları Tager olarak değişmiş.

Bu arada cimrilik edip Cancun’da iken almadığım ayakkabılar burada iki katı fiyatına fırlamıştı. Şansımı Guatemala City’de deneyecektim artık. İki gün geçirdikten sonra Cobán’a doğru devam ettim.

Kah güzel asfalt kah bozuk yol derken merakla beklediğim yere vardım. Epey geniş bir nehri tahta platform ile geçecektim yoluma devam etmenin tek yolu buydu. Upuzun büyükbaş hayvan kamyonlarının arasından platforma vardım. En güzel tarafı bisikletten para almamaları oldu. Bedava geçiş. Karşı kıyıda bayağı karışık ve kalabalık market geçişinden sonra yoluma devam ettim. Kalacak yer konusunda bir şeyler düşünmem gerekirken Sayaxché çıkışında ‘Natural Parque de Rosmario’ tabelasını görünce hemen orman patikasına daldım. Burası göl kenarında dinlenip, kamp kurabileceğiniz yola yakın ama sık ağaçlar sebebiyle yolun gürültüsünden uzakta harika bir yerdi. Park bekçisi GPS’imin pillerini evine götürüp şarj etti. Tek sorun elektrığın olmamasıydı. Alacakaranlık fotolarımın kusuruna bakmayın artık.

Sayaxché’den erkenden yola koyuldum. 90 kilometre yol gitmem gerekiyordu. Ve kalacak yer konusu tabii yine belirsizdi. Yol ayrımına vardığımda José’nin dediği gibi benzinci pek kalınacak gibi durmuyordu. Chisec’e doğru yola devam ettim. Paralı turistler için hizmet veren süper lüks eko hotel kamp kurmama izin vermedi. Müşterisi olmayan ve yemeğinin olduğundan bile şüphe edilecek lokantaya girip bahçede kamp kurup kurmayacağımı söyleyince kadın bir türlü cevap veremedi. Evde yatan gebeş kocasına sordu. Mıy mıy mıy yemek mi yiyeceksin, filan diye sorunca anladım işi paraya getirecek tamam deyip yola devam ettim.

Candelaria Mağaraları’na vardığımda kamp ilanını görüp bir de bozuk yola baktım. 1.6 km yaaa bi şey yok deyip daldım yola ama bisiklet binilecek gibi değil zaten bozuk yol sarsıntıları omzumun inanılmaz ağrımasına neden olduğundan ite kaka indim. Aslında bu sakat inişten sonra hemen geri dönsem yeriymiş. Ama tabii salak gibi devam ettim. Yine küçücük ama dik bir yerde debelenirken burada yaşayan yerel halktan biri yardım etti. Biraz lafladık, öyle çok aşırı rampa yok bi tane var onda da beton dökülü itebilirsin bisikleti hatta varınca görevliye benim ismimi ver, 25 QTZ’e kalabilirsin deyince eh madem devam edeyim dedim. Ah keşke demez olaydım. Bahsettiği rampanın ortasında kalkaldım bisikleti ne yer yatırabiliyorum, ne itebiliyorum, ne geri gidebiliyorum. O sinirle arka çantaları tek elimle söküp aldım, üst bagajı söktüm zor bela ama omzum perişan oldu. Bu arada tepemde örümcek maymunlar geçmeye başladı. Yere inip eşyaları karıştırmazlar umuduyla bisikleti ön bagajlarla yukarı ittim. Kalan ıvır zıvırı toplamaya indim, yine burada yaşayan lokal birileri yardım etti. Yavaş yavaş bu sefer yokuş aşağı inip kamp alanına vardım. Omzumun ağrısı çok fenaydı. Don Marcelino halime üzülüp ben sana sabah yardım ederim çantalarını taşırım yukarı deyince sinirim biraz duruldu. Hem kendime hem de yoldaki adama çok kızmıştım. Herkesi kendileri gibi sanıyorlar eminim darlanmadan benim yüklü bisikleti itebilirdi. Sabah erkenden yola döküldük ben bir tek sırt çantasıyla boş bisikleti iterken adamcağız benim dört çantayı da sırtına yüklendi.

Ana yola vardığımızda saat 6:00 civarıydı. Çantaları yükleyip, teşekkür edip yola koyuldum. Sanırım 5-6 km sonra başka bir yerel topluluğun yaşayıp işlettiği ve yine mağara sistemlerinin bulunduğu bir kamp alanı hem de yol üzeri kamp alanı çıkınca sinirden ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Cobán’a çıkmak epey zorluydu ve omzum inanılmaz ağrıyordu. Yine yol kenarında mola vermiş az da olsa yatıp, soğuyacak bir yer ararken 4×4 bi kamyon durdu. Nereye gittiğimi sordular ve daha arabayla en az 1 saatlik yol var atla arkaya dediklerinde, ikiletmeden bisikleti çantaları ve kendimi attım arkaya 🙂

Şehre vardığımda kovboylar atlarının hünerlerini sergiliyordu, ana yol kapatılmıştı ve sanırım bir ‘fiesta’ya denk gelmiştim. Yanılmamışım yazın gelişini kutluyorlardı. Hemen bir internet cafeye yanaşıp kalacak yer baktım. En ucuz yer Casa Luna isimli bir hosteldi. Tek sorun müşteriye açık mutfaklarının olmamasıydı. İyi kötü kendi ocağımda pişirdim, dışarıda ucuz ve etsiz yemek bulmak biraz zordu. Burada Mike’ı bekleyecektim ve beraber pedallayacaktık. Ertesi gün Mike’da Guatemala’nın dağlık bölgesinden Cobán’a vardı. Akşam ‘fiesta’nın son günüydü biz de yerel halkla sokaklara dökülüp müzik ve dans geçidini izledik.

Semuc Champey 76 km ve yolun yarısı da bozuk olduğundan ve bu güzelim parkı gezmek için de enerjiye ihtiyacımız olduğundan buraya dolmuşla gitmeye karar verdik. Bir dahaki yazı konusu Guatemala’nın Ulusal Doğal Anıtı Semuc Champey, Guatemala City ve Antigua.

↓