Kurallar ve canavarlar

Grip, çiçek, sığır vebası vs. gibi bulaşıcı hastalıklardan en iyi korunma yöntemi köydür, kabileleşmedir, izbe uzak ve nüfusu az yerler doğal karantinalardır..

Küçük topluluklar kendilerini büyük kalabalıklardan tecrit ederek mikrop kapma olasılıklarını azaltır, köy ve kabile yaşamı tıbben bir ‘karantinaya’ benzer.

Şehir ise herkese açıktır, metroda sinemada kahvede bin türlü mikrop kapma olasılığı çok fazladır.

Ancak şimdi modern‘ilaç’lar aşılar var, tedavi ‘herkese’.

Emperyalizm aydınlanmayla gelişen teknolojinin mekanik mucizesi harika makinelerini keşfetti bunların başında ‘dokuma tezgahları’ gelir

Artık yerel elle yapılan tezgahlardan giyinmiyoruz, Güney Afrika’dan ıssız adalara İstanbul’a kadar hepimiz bütün dünyalılar ‘dokuma makinesinden’ çıkmış aynı ürünleri giyiyoruz.

Aşılar da öyle, artık kocakarı ilaçlarıyla yerel bitkilerin şifasıyla iyileşmiyoruz, dünyayı saran büyük hastalıklar karşısında hepimiz dünya bilim kurumlarının kararıyla içerikleri aynı aşılarımızı yaptırıyoruz.

İnsanlığın 1600’lü yıllara kadar yağmur ormanlarına Afrika içlerine bir türlü giremeyişinin sebebi bulaşıcı salgın hastalıklardır.

Mesela Özdemir Paşa’yla Aden’e gelmiş Osmanlı sahilden içeri girmeyi bir çok kez denediyse de otuz km. öteye geçemedi, bilinmez Afrika böcekleri ve sinekleri önlerini kesti, hastalıklar coğrafyaya doğal duvarlar oluşturdu, aşılamadı.

Sıradağlar, göller, çöller, denizler, yağmur ormanları, ‘karantina’ ‘tecrit’  bariyerleri oluşturur, kolera, kara veba günlerinde ‘kasabalar’ giriş çıkışları kontrol ederek ayakta kalmayı başardı..

Şimdi uygar dünya bambaşka bir bulaşıcı hastalıkla karşı karşıya: terör.

Salgın yeri Orta-doğu ve Orta-Doğu’ya yakın şehirlerimiz.

Avrupa’yı bir telaş aldı her ülke duvar örme derdinde, bariyerlere çitlere mültecileri çadırlarda karantinaya almaya başladı bile.

Hatta Fransa başbakanı ‘olağanüstü hal’ ilan etti ve sadece coğrafya değil özgürlükler de‘karantinaya’ alındı, Fransa polisi sormadan istediği yeri arayabilecek, medyaya basına sansür uygulayabilecek.. İnsan hakları ifade ve seyahat özgürlükleri de mültecilerle birlikte aynı çadırlara tıkıştırılmaya başlandı.

2     

Aydınlanma ‘yeni dünyanın’ adıydı, kral gitti birey geldi, ilahi yasalar gitti hukuk geldi, keşifler icadlar mikroskop bilim geldi, yeni bir toplum sözleşmesi yeni bir toplum düzeni geldi.

O saate kadar toplumlar hijyenik cemaatler ve dini telkinlerle korunan ahlaki duvarlar içinde kilise ve kralın ‘ilahi koruyuculuğu’ altında yaşıyordu.

Çok geçmeden ‘resmi dil’ ve ulus devlet ve yurttaşlık geldi, toplumlar başka mezhep başka ırklara, herkese açıldı.

Aydınlanma’nın kalbinde birinci ve ikinci dünya savaşı iki büyük savaş patlak verdi.

Susan Neıman ‘Ahlaki Açıklık’ kitabında ‘aydınlanma değerlerini’ tekrar gözümüze sokup filozoflarıyla en temel değerleriyle bir daha hatırlatıyor.

1930’lardan ama asıl 1960’lı yıllardan itibaren ‘aydınlanma’ya karşı felsefi eleştiriler geldi, aklı ‘fanatizmle’ dahi suçlayan ve insanları tek tipleştirmekle itham eden, özgürlükleri sınırladığı düşünülen yepyeni bir felsefi eleştiri dalgası, bilimde sanatta felsefede ortaya çıktı..

Bilim kendisine çok güvenmemeli, iki kere iki dört etmez, konuştuğumuz olgular sürekli değişir, kesin sonuçlar yoktur, diyen bir bilimsel ve felsefi tartışma, aydınlanmanın ürettiği sanat mimarlık teknolojiyi daha özgür bir dünya için masaya yatırdı.

Dilden iletişimden hukuktan haklardan çok köklü sorular sordu, adına ‘post-modern’ denilen yeni bir tartışma alanı.

Devlet, yasa, dil, sanat, edebiyat, tıp, ceza, hapishane, hukuk, bütün kurumlarını masaya yatırdı.. Gençliğimizde içine gömüldüğümüz bu postmodern tartışma şüphesiz birinci ve ikinci dünya savaşının depresyon etkisinde ve soğuk savaşın dehşet dengesinde ortaya çıktı.

Bilime ve felsefeye yepyeni bilimsel disiplinlere kapı açtı..

Şaşıracaksınız ama…

İnsan aklını yok sayıp ‘ilahi akla’ tapınan İslamcılar için bu post-modern tartışma bir büyük nimetti.

Post-modern tartışma içinde modern akla modern şehre modern uygarlığa yapılan bu eleştirileri İslamcı aydınlar pek sevdi.

Bilsin bilmesin anlasın anlamasın bu post-modern tartışmaya bütün entellektüeller göz ucuyla, birçok İslamcı aydın ise bayağı post-modern külliyattan çeviriler yaparak katıldılar.

İslamcıların bu tartışmaya dahil olması ‘fırsatçılık’ ve ‘konjoktüreldi’,  çünkü bu eleştiriler post-modern filozoflar için daha özgür bir dünya içindi, her haliyle bir ‘eleştiridir’ ve eleştiriyi inşa edip önünü açan zaten Aydınlanma aklıdır, ama İslamcılar bu tartışmadan ‘aydınlanmanın’ ‘aklın’ tükendiğine dair sonuçlar çıkardılar.

İslamcı yazarlar post-modern tartışmadan nasıl bir menfaat düşünmüş olabilir?

Aydınlanma değerlerine yapılacak her eleştiriyi köylü şark kurnazlığıyla İslam’ın defterine kar hanesine yazmak politik amaçları için onlara yetiyordu.

Sadece doğu topraklarındaki İslamcılar değil İsrail’in İtalya’nın dini ortadoks cemaatlerine kadar ‘aydınlanma’dan büyük bir nefret vardı.

Fransız ihtilali düşmanlarıydı, yurttaşlık nefretleriydi, çünkü, istedikleri bir toplum sözleşmesi anayasa hukuk değil, ‘ilahi düzen’di, istedikleri yeniden ‘ortaçağdı’.. Kutsanmış ilahi hijyenik bir toplum istiyorlardı.. Suç ve cezayla değil günah ve sevapla ve hukukla değil şeyhle fetvayla yönetmek istedikleri bir toplum..

Neyse, uzun tartışma.

Batı’da İşid bombaları ve mülteci sorunuyla yeni bir korku gezinmeye başladı: hukuk asayiş ve güvenlik Avrupa’nın yeniden gündemine oturdu.

Yeni bir depresyon ‘felsefi tartışmaların’ kökenine oturmaya başladı, en meşhuru ‘ifade özgürlüğü’, ne zaman hangi şartlarda, seyahat özgürlüğü nereye kadar?

Nice temel özgürlükler, biz dünyalılar hayat ve toplumun içine girmiş artık yerleşmiş kökleşmiş vazgeçilmez değerlerdir derken, en temel özgürlükler birden kapı dışında kalmaya en azından sorgulanmaya başlandı bile.

Aydınlanma değerlerini istediğiniz kadar eleştirin ve yepyeni özgürlüklerin önünü açın, ancak ‘güvenlik’ söz konusu olunca özgürlükçü felsefi eleştirileri tartışmaları bugünlerde bir büyük korku aldı.

Aydınlanma değerlerini daha özgür bir dünya adına bir bir eleştirirken birileri kalkıp size, beyler, Aydınlanma nasıl ortaya çıktı, hangi şartlarda ortaya çıktı, dönüp bu siyasi tarihe bir daha bakmamız gerekmiyor mu demeye başladı.

‘Kurallara uymanın’ hukuku, yurttaşlık hakları, özgürlükler, birey hakları, nasıl ve hangi tarihi şartlarda ortaya çıkmıştı, gerçekten bir daha hatırlanmayı şart koşuyor, çünkü aydınlanmayı tümüyle rededip ortaçağı davet eden yeni bir siyasi alt üst yaşıyoruz..

3

Avrupa’daki hukuki sosyal hakların gelişimine ve yeniliklere uzaktan bakmak hoşmuş, sonuçlarıyla ilgilenmişiz.

Aydınlanma değerleri, insanların ve halkların içinden bir canavar çıkmış birbirlerini boğazlamış yüzlerce yıl insanlar savaşıp birbirini yok etmiş, işte bu şartlarda ortaya çıkmış, unutmuşuz.

Birbirini boğazlayan ve bitmek bilmeyen etnik ve mezhep savaşları sonrası ortaya çıkmış, kölelik, ayrımcılık, kilise iktidarı, mezhepçilik, kökleşmiş sınıfsal imtiyazlar, işte bu şartlarda ortaya çıktı..

Ve bu vahşi tarihi değiştirmek için hukuku bireyi yurttaşlığı anayasayı toplum sözleşmesini başkasının haklarını o günlerde tartışan ve kitaplarımıza giren büyük aydınlanma filozoflarını tanıdık.

En basit haliyle özetlersek, ne toplum ilahi bir cemaatin üyeleri ne de yasalar gökten inmiş ilahi yasalar, olmamalıydı.

Şimdi tıpkı 1500’lü 1600’lü yıllar Avrupası gibi bulaşıcı salgın bir canavar ortaya yeniden çıktı, çıkıyor.

Uygarlığın en büyük merkezleri bu kadar iletişim ve teknoloji dinleme gözleme mucizelerine rağmen kendini yine saldırılardan koruyamıyor, ve yine etnik mezhep canavarlar insanları düşmanlaştırıyor, iç savaşlara birbirlerini boğazlayan bir kaosa sokuyor.

Aydınlanma öncesi ortaya çıkan  canavar, kaos, iç karışıklık, birbirini boğazlamaydı, ve üç yüz yıl sonra aynı canavar bugün tekrar ortaya çıktı, etnik mezhep bayrağını bir daha dalgalandırmaya başladı.

Mesela kendi ülkemizden gördüğümüz şudur: ‘aydınlanma’ değerleri hukuk ve siyasette kökleşme şansı bulamadan, kapitalizm ve emperyalizm tarafından ‘gasp’ edildiler.

Burada aydınların rolü çok fazla, çünkü aydınlar bütün güçlerini eşitsizliğe tazminatlara fırsat eşitliğine yoksulluğun giderilmesi eğitime pay ayrılmasına değil, aydınlar tıpkı kumpasçı liberaller gibi bütün güçlerini ‘kimlik siyasetine’ adadılar ya da ilahi kusursuz saf cemaat ve topluluk arayışına girdiler.

Toplulukları ve insanları yoksullukları eşitsizlikleriyle değil ‘kabile ve ırk ve mezhep’değerleriyle ‘etiketlediler.’

Ve ‘etiketlenmiş’ kimlikleri, emperyalizmin imha savaşlarının emrine verdiler..

İnsan hakları ve insanlık değerlerini gasp edenleri Basra harap olduktan sonra artık çok yakından tanıyoruz.

Bush’un Irak Savaşı, Amerika’nın Orta-Doğu’yu parçalarken kullandığı özgürlük demokrasi lafları.

Bu gaspçıların ülkemizdeki temsilcileri İslamcılar ve kumpasçı liberaller, aklı, evrensel değerleri, yurttaşlığı, başkalarının haklarını, her değeri cemaat ve etnik siyasetçilerle ortaklık kurup ‘ilga’ edip ortadan kaldırmaya başladılar.

Önce, bir ‘hendek şehir savaşıyla’ ortaçağların en meşhur kaos canavarı başını kaldırıp yeniden hortladı..

İki, bu canavardan  kurtulmak isteyen halkımız, bu canavarı haklayacak daha büyük ‘canavar’ıbaşına diktatör yapmaktan başka çıkışı olmayan umutsuz bir yola düştü.

Ortaçağ dediğimiz, üçüncü dünya dediğimiz, budur. Önce bir kaos canavarı ortaya çıkar, sonra bu ‘kaos’ ortamında daha zalim bir kurtarıcıyla canavarın yok edileceğine inanmaya başlarız.

Oysa modern toplumda kaosa son veren: toplum sözleşmesi anayasa ve hukuk ve meclis ve evrensel haklardır.

Ne adına ne şekilde olursa olsun hiçbir ülke teröre tölerans göstermiyor, göstermeyecek.

Hatta kendi seçkin okullarındaki çocukların dahi İşid’e katılmasıyla terörün her kesime ebola virüsü gibi bulaştığına şahit oldular.

Bulaşıcı hastalıkların saldırısı altında kalan her bünye, kendini karantinaya alacak, en temel anayasal ve yurttaşlık değerlerini yeniden gözden geçirmeye başladı, ifade özgürlükleri seyahat özgürlükleri çoktan ‘karantinaya’ alındı bile.

Diyebiliriz ki Orta-Doğu savaşları, mülteci korkusu ve İşid terörü, Avrupa’da bir çağı kapattı yeni bir çağın kapılarını açtı.

AÇIK BULMA OYUNLARI

Şimdiden şunu söyleyebiliriz doğası gereği kuralsız düşünen özgürlükçü eleştiriler yerini kuralların tanrısı ‘hukuk’ ve ‘güvenlik’ tanrısına teslim olmak üzere, bunun anlamı şu, zorba astığı astık kestiği kestik zorba devlet yeniden nazi üniformasıyla göründü bile..

Kumpasçı liberaller ve İslamcı aydınlar aydınlanma değerlerine çok sıkı eleştiriler getiren post-modern yazarlara sarılmasının sebebi, yurttaşlığın cumhuriyetin adına ‘tek tipçilik’ ‘kemalizm’ ‘ulusalcılık’ gibi güya özgürlükleri sınırlayıcı etiketler koymak ve mahküm etmek içindi, özetle, yurttaşlık, güya ‘tek tipçi’ özgürlükleri elinden alınan insandı..

Şimdi dünyalılar görüp yaşadı ki hangi güzellik hangi eleştiri hangi özgürlükler adına olursa olsun ‘güvenlik’ ve ‘asayiş’ kuralları olmadan bir toplumun yaşaması mümkün değil, buraya kadar sorun yok.

Soru şurda: güvenlik ve asayiş olmadan özgürce felsefi tartışmalar ne ifade ediyor, kime hizmet ediyor, bu tartışmada kullanacağımız mantık maksat ve dilin ucu kaçırıldığında pandoranın kutusu açılıp ortaçağ canavarının yeniden hortlamasına sebep olmuyor mu ya da özgürlükçü bildirileriniz canavarların işine yaramıyor mu?

O halde ifade özgürlüğünü bize tanıyan aydınlanma değerlerini ifade özgürlüğüyle yıkıp parçalama hakkına sahip miyiz? Yoksa ifade özgürlüğü gibi en temel felsefi değerlere çok daha etik hassas mı davranmalıyız, ifade özgürlüğüyle güvenlik ve asayişi imha etme hakkına sahip miyiz? Özetle ifade özgürlüğü de kendini ortaçağın eleştirilemez kutsal kilise kurumlarından biri haline mi geldi?

Eski çağlarda Hazar civarında bir Türk ülkesinin kütüphanesine bir vahşi atlı gelir, sınırda nöbet tutan bir askerdir, insanların kütüphanede oturup saatlerce kitap okuduğunu görür, şaşırır. Saatlerce bir kitabın içine bakmanın ne olduğunu anlayamaz. Bunlar burada ne yapıyor, der, kendisi de bir kitabı açar, anlamaz, kitabı yere atar ve orada bu kitapları okuyanları aşağılayarak ve küfrederek çekip gider.

Talebelerden biri hocasına: Hocam, kitabı kütüphaneyi tanımayan ne cahil ne vahşi insanlar var, der.

Hocası talebesine: ‘O atlı sınırda nöbet tutup düşmanla savaşmazsa hiç birimiz burada sessizlik ve huzur içinde bu kitapları okuyamayız..’

Bugün akademisyenin felsefecinin aydının kafasına yeniden dank eden yer burası:  ‘asayiş ve güvenlik’i abartma ve ama asla küçümseme’.

Çünkü asayiş ve güvenlik’i yok ettiğinde ortaya çıkacak canavar senin benim herkesin yaşam hakkını elinden alan bir canavarın ortaya çıkmasına sebep oluyor, ki, ülkemizde İslamcılığın iktidar macerasıyla hepimiz bu ölümcül endişeyi yaşadık, tattık.

Kurallar olmadan hiçbir toplum yaşayamaz.

Kuralları olmayan toplum canavarlaşır.

4

Ortaçağ günlerinde insanların ve toplumun içine o herkesi boğazlayan canavar nasıl girdi ve aynı canavar bugün yeniden içimize nasıl girdi, merak edip, başlayalım..

İslamcı aydınlar ve kumpasçı liberaller, matbaayı ele geçirir geçirmez, ilk işleri, basını medyayı rötatifleri, insan cesedlerinden fıkralarda anlatılan nazi sabun fabrikalarına döndürmek oldu.

İkinci işleri.

Özgürlüklerden insan onurundan eşitlikten insan haklarından hiç bahsetmiyorlar, yaptıkları tek şey: her muhalifi bertaraf etmek için kullandıkları: AÇIK BULMA OYUNLARI…

Medyanın önceki patronları da rakiplerini ‘açık bulma oyunlarıyla’ sindiriyor imha ediyordu.

Açık Bulma, kimseyi beğenmeme, herkesin bir yanlışını günahını tespit edip teşhir edip dize getirme, hukuk önünde hesap verebilen bir eleştiri değil, bir ortaçağ dinidir.

Dünkü medya patronları da siyaseti ele geçirmek hedeflediklerini susturmak bastırmak için ‘açığını bulup’ çarmıha çekme oyunu oynuyor ve medya imparatorluğunu rakiplerini hukuksuzca ve insan onurunu haklarını hiç hesaba katmadan lekeleyerek itham ve iftira ederek inşa ediyordu.

İTİBAR, KİŞİLİK, HAK, HUKUK DEMEDEN…

Şimdi yandaş İslamcı medya da  hangi kurumu hangi kişiyi hedefine koymuşsa o kişi ve kurumun tutsun tutmasın gerçek olsun olmasın bir karşı manipüleyle güya açığını bulup rezil ederek kendini haklı çıkartmaya çalışıyor.

Önlerinde engel gördükleri her insan her kurumu imha etmek için herkesin bir yanlışını eksiğini günahını doğru olsun olmasın hukuk ve insan onuru demeden teşhir eden bu siyaset bir ortaçağ inancıdır ve bu imha ve yok etmeyle kurulan yeni bir ortaçağ krallığıdır.

Bir insan yargıda bulunurken kendisinin de yargılandığını göz ardı edemez, hukuksuz her yargı kökünü ortaçağdan hurafeden ilahi safsatalardan alır.

Tekrar edelim İslamcı yandaşlar dün medya patronları kendilerini nasıl yargıladıysa aynı yöntemlerle bugün yok etme hedeflerine koydukları insanları kurumları aynı metodlarla yargılıyorlar, itibar, onur, kişilik, hak hukuk hiç demeden…

Açık Bulma Oyunları şöyle çalışır, aslında kendi cemaat lideri veya kendi şeyhi veya kendi patronu veya lideri dışında hiç kimseye bir iyilik bir siyasi şans tanımamak..

Muhalifler diyelim kalkıp halifenin hırsızlığını dile getiriyor, diyelim, sayıştayın kaç yıl var ki denetim yapmadığını dillendiriyor.

Buna karşılık İslamcı medya ve kumpasçı liberaller, siz de zamanında böyle yaptınız, bakın İsmet Paşa, bakın 27 mayıs’ta şöyle oldu böyle oldu.

Aslında bir ‘refleks’ olarak öğrendiklerini yapıyorlar, bu canavarları ortaya çıkartan asıl canavar medyanın önceki patron sahiplerinin infazlarındaki hukuksuzluktur.

Halife hırsız olabilir mi, halifeye ‘günah’ işleyebilir mi, olamaz, bu bir siyasi ithamdır ve mecburen her gün köşelerinde halifenin elbiselerini çitilerler, doymazlar ertesi gün bir daha Halifeyi yıkayıp pirü pak eylerler..

Hiç birinin aklına ‘halifenin’ mahkeme edilmesi hukuk karşısında hesap vermesi düşünülmez, haşa.

‘Açığını bulup işini bitirme’ yöntemi bir ortaçağ siyasetidir, kendi liderini ‘kutsarken’eleştirenleri ‘onlar zaten dinsiz’ ‘onlar zaten bizden değil’ ‘onlar şeytan’ gibi ilahi değerlerle yargılar, hukukla mahkemeyle değil.

Bugün İslamcı medyaya bir daha bakın  siyasi hayatları ‘leke’ bulmak ‘lekelemek’ ve ‘lekeleri temizlemek’le geçiyor, siyaseti leke bulup o lekeyle karalamak sanıp toplumu kaosa iç savaşa sokan canavarlara dönüştüklerini göremiyorlar.

Hukuksuz mahkemesiz insan onurunu hiçe sayarak bir insanın açığını bir leke bulmayı zamanla maalesef topluma işledi bir zihniyet haline geldi hepimiz nerdeyse siyaset budur diye bizler de açık bularak siyaset yapmaya başladık.

Ve hatta kendine laik diyen kitleler dahi bu açık bulup imha etmek oyununun acımasızlığını çoktan öğrendiler.

Düne kadar medya varlığını ve imparatorluğunu yok etmek istediği insanların açıklarını teşhir edip imha ederek kurdu, bir sosyal eleştiri kültürü bir hukuk inşa ederek değil..

Bu medyanın lekelediği karaladığı itham ettiği ve iftira attığı insanlar o kadar çoğalmıştır ki hem ortada siyaset yapacak insan kalmadı hem de bu canavar muhaliflerin de siyaseti olmaya başladı, muhaliflerin de bedenlerine sirayet etti.

Öyle ki diyelim bugün muhalifler siyaset yapması için kendi içlerinden lekelemedikleri karalamadıkları işini bitirmedikleri bir insan bulamaz hale gelmiştir..

‘Lekesiz’ tertemiz yaşamış bir insanı ne İslamcı medya ne önceki patronların medyası, asla toplum önderi olarak öne çıkartmaz, çıkartmadı.

Çünkü ‘lekesiz’ ‘eli yüzü düzgün dürüst’  insanlar yarın siyasetçi olursa birbirlerinin lekelerini açıklarını arayıp siyaset yapan her iki tarafı ‘hukuki’ olarak hesaba çekip birinci düşmanları haline gelir.

Temiz dürüst kimseye verilmeyecek hesabı olmayan insanların siyasette devre dışı bırakılması hem patron medyası hem İslamcı medyanın işine gelir, temiz insanları imha etmek konusunda eski patron medyasıyla bugünün İslamcı medyası mafyatik gizli bir anlaşma içindedir, her ikisi de hukuk dışıdır her ikisi de topuğa sıkar her ikisi de insan içine çıkılmaz bir faça vermek içindir.

Muhalifler bilmeli ki, İslamcı medyanın yandaşları kıyas mantık akıl karı olmayan her şeyle ve bütün ekranlarıyla saldırıya geçerek ‘siyaset’ üretmiyor, bizi ortaçağlarına çekiyorlar.

Dünkü medya patronlarından öğrendikleri yargısız hukuksuz infazları bizlere de bulaştırmak istiyorlar.

5

Cemaatler dinler etnik yapılar ‘modern şehri’ ve ‘uygarlığı’ mikrop gibi bulaşıcı hastalık gibi görür ve kendi içlerine kapanmak isterler.

Kendi cemaatleri içre korunaklı duvarlar çekerler.. Ya da toplumu yasaklarla dışarıya ve yeniliklere kapatmaya çalışırlar… Ve topluma örnek modal olarak sadece ilahi saflık taşıdıklarına inandıkları şeyh evliya hoca ve liderlerini dokunulmaz eleştirilmez siyasi figürler olarak ileri sürerler.

Ekranlar ve her tartışma programı: ‘o da zamanında onu dedi’,  ‘bu da bunu dedi’suçlamalarıyla gırla gitmesinin sebebi, bu şeyh ve ilahi kutsanmışlar dışında başka tür siyasi figüre şans bırakmamaktır.

Ülkemizde ‘kimlik’ ve ‘dini’ siyaset başlamadan önce işte önce böyle bir ‘etnik temizlik’ yapıldı.

Akademiden sivil kurumlardan partilerden bir çok alandaki toplum önderlerinden herkes bir şekilde kafirlik ve günahkarlık ya da kutsala hakaret suçundan dövüldü dışlandı infaz edildi.

Ve yüzlerce samimi dürüst insan olur olmaz suçlamalar dedikodularla töhmet altında bırakılıp dışlanıp kovulmasına yol açan şey İslamcılar’ın yaşattığı ortaçağ dininin, her sıradan insanda ‘kutsallık’ ve ‘saflık’ arayışıdır.

Önceki medya patronları gibi bugünün İslamcı medyası da ‘sonuca’ göre siyaset yapıyor, yani, istediği insanın işini bitirmek üzerine.

Açık arama leke ortaya çıkarma karalama iftira usul usul çoktan halkımızın hepimizin siyaseti haline ve yurttaşlığı ve cumhuriyeti ve hukuku ve insan onurunu hiçe sayanların imha siyaseti haline gelmiştir.

Mesela bir deney yapalım, bir toplantıda,  bir sivil kurum ya da bir partiye, söz alıp, eli yüzü düzgün başarılı bir insanı, bir kalabalığa karşı önerin… Ve sonra kalabalığın fikrini alın..

Şüpheniz olmasın o kalabalıkta herkes o eli yüzü düzgün insan için, akla mantığa uysun uymasın, hukuk ve insan onurunu hiç dikkate almadan, şurada şunu yapmıştı, burada bunu yapmıştı, gibi hep ‘açık aramayla’ bir yığın değerlendirmelerde bulunacaktır..

İMHA SİYASETİ

İkinci başka tür deney yapalım, bir şeyhin cemaatine veya kutsanmış bir halifenin adamlarına, benim gibi bir yazarla, lider ve şeyhlerinin hukuk önünde eşit olabileceğini söyleyin, güler geçerler, ya da sizi kafayı yemişlikle suçlarlar.

Zihniyet olarak ortaçağ’a çoktan girdiğimizi anlatmaya çalışıyorum.

Çoktandır mutlak saflık arıyoruz.

Çoktandır senin benim gibi sıradan yurttaşlarda ‘ilahi yücelik’ arıyoruz.

Her damat adayında kusur bulup ‘beyaz atlı prensini’ bekleyen hikaye de bir ortaçağ masalıdır, çoktandır ‘kusursuz’ ‘kimsenin eleştiremeyeceği’ ilahi bir kurtarıcı dışında kimseyi beğenemez olduk, ortaçağın kaos ve imha canavarı böyle olduk.

Artık siyasette sivil kurumlarda şans arayan sıra bekleyen ne çok insan varsa hınzırca zalimce bir alayla, hukuk ve insan onuru demeden, ve mutlaka, bir açığını bulmadan rahat edemiyoruz.

İşte İMHA SİYASETİ budur, hepimiz günlük siyasette karnımızı bu masum insanları yiyerek parçalayarak doyuruyoruz.

Ortaçağda mezheplerin etnik yapıların birbirlerini boğazlama sebepleri toplumda yaşayan herkeste ‘saflık’ arayışıdır.

Kendimizi ne kadar hukuktan ve yurttaşlıktan ve haklardan yana görürsek görelim, medya patronları ve İslamcı medyanın bu imha dilini, onlarla aynı şekilde kullanır hale geldik.

Bu ‘ilahi’ bir dildir, hukukla yurttaşlıkla alakası yoktur.

Tanrıya hesap vermekle hukuk mahkeme denetim önünde hesap vermek başka şeylerdir, toplumsal ve sosyal eleştiriyle ilahi yargıç aynı şey değildir.

Kaşla göz arasında son on senede usul usul bir imha siyasetinin içinde yaşamaya başladık, sağcı solcu dinci herkes çoktandır hukuk ve mahkeme önünde hesap veren siyasetçi yönetici değil hesabını Tanrı’ya veren ‘evliya’ ‘ermiş’ ‘müjdelenmiş’ insanlar aramaya başladı.

İyilikleri ve kötülükleri toplum ve hukuk önünde şekillenmemiş, iyilikleri ve kötülükleri kendinden menkul, şeyh gibi ermiş gibi evliya gibi hoca gibi, ‘arınmış’ gibi, ‘mübarek’ gibi,‘tertemiz müslüman’ gibi, yani ortaçağ ‘şahsiyetleri’ ve ortaçağ ‘kimlikleri’ ortaya çıktı, ve dikkat buyurun hiç biri beşeri mahkemelere hesap verme ihtiyacı hissetmiyor, hiçbiri dolandırıcılıkları ve hırsızlıklarının mahkeme edilmesini istemiyor.

Etnik kabileler ve mezheplerin ortaçağ boyunca birbirlerini boğazlamalarına sebebi de buydu: kendilerinin ‘en ideal’ ‘en ilahi’ ‘en kutsanmış’ ‘dokunulmaz’ olduklarına inanıyorlardı.

Bu kutsanmış arınmış evliya insanlar da sadece kendi mensup oldukları tarikat ve mezheplerinde yaşıyordu ya kendi şeyhleri ya kendi kralları..

Yani bu dünyada hiç lekelenmemiş mübarek ve hiç suçu günahı olmayan ve ebediyyen masum insanlar sadece kendileriydi.

Tekrar edelim, bu ‘hukuk önünde’ bir masumiyet değil bu ‘ilahi düzen’ ‘ilahi kabile’nin inandığı taptığı savunduğu koruduğu sadakat içinde bir ‘masumiyet.’

Başka mezhepler başka kabileler başka tarikatlar başka insan ve toplum türleri arınmış kutsal temiz olamazdı.

Bu yüzden başka kabilelerin başka mezheplerin geçmişlerinde soylarında tarihlerinde bir açık (pislik) bulup üzerlerine asid gibi şeytanlık ve kafirlik dökülüp, yok edilmeliydi, ediyorlar.

Ve sonunda görüldüğü üzere, mikroplardan ve terörden ve şeytandan arınmak için bir şeyhin bir kutsanmış liderin önünde sadakatla bağlanmaktan başka çaremiz kalmıyor.

En aziz en dokunulmaz en saf en masum en günahsız lider ve şeyh bizim liderimiz ve şeyhimiz…

Bu azizlere inanmayanlar kafirlerdir ya sürülecekler ya işkence edilecekler ya yakılacak ya derileri yüzülecekdir.

Bitmeyen ortaçağ iç savaşların büyük boğazlamanın sebebi tarihi hikayesi işte budur.

Hepimizi ahlaken bitiren şey, aydınlanmanın bir insan onuru insan hukuku olarak önümüze koyduğu mahkeme ve hukuku ve denetimi hiçe saymaya başlamamız, insanlar üzerinde ortaçağın diliyle yargısıyla fetvalarla sadakatla suskunlukla mübarek evliyalarla topluma yönetmeye başlamamızdır.

Hepimiz birbirimizi hiç affetmeyen ‘hatasız’ ‘ilahi’ ‘kutsal’ görmek istiyoruz, oysa bizler, sıradan insanlarız ve hukuk önünde herkesle eşitiz.

Hukuk önünde imtiyazlı değiliz.

İnsanların onur ve ahlakını medya patronları ve İslamcı medya yargılayamaz, bağımsız mahkeme ve denetim kurumlarını hiç kimse göz ardı edemez, yoksa?

Açıldı işte pandoranın kutusu ve birbirimizi boğazlayan canavarlara dönüşüverdik.

İnsanları kariyerleri liyakatları onurları çok kolayca ‘imha’ etmekten zevk alır hale geldik.

Bir çok değerli insanı sırf ağzından bir şey çıktı sırf  başından talihsiz bir kaza geçti diye dedikodusuyla tarihten coğrafyadan hatta insanlıktan kazıma alışkanlığını bu son on yılda sağcı solcu hepimiz alışkanlık haline getirdik.

İmha ve iç savaş siyasetinin dili budur.

6

Hukuku bilimi bilgiyi mahkemeyi sosyal eleştiriyi aklı devreden çıkartıp  ‘açık bulma savaşları’yla kendimiz teşhir edip kendimiz keyfimizce her önümüze geleni yargılayıp işini bitirdiğimize göre, şimdi soralım,  geriye kimler kalacak?

El cevap. İbişler, keloğlanlar ve soytarılar..

Herşeye evet diyen, her şeyde salağa yatan, onu bunu çekiştirip liderlerini üzecek her insanı, adı sanı hakları şahsiyeti kim olursa olsun, karalayıp iftira atan insanlar, önce maaşlanmaya sonra siyaseten öne çıkmaya sonra toplumda kahraman olmaya başlar..

Açın ekranlarınızı, akıl almaz mantık bilim gerçeklik kabul etmez hukuksuzca ve dedikoduyla ve manipüleyle bir yolunu bulan ibişler, soytarılar, keloğlanlar, çoktandır siyasetimizin komutanları Azrailleri haline geldiler..

İbişler, keloğlanlar, soytarılar bir hukuk devletinde ‘yargı’ makamındalar..

ASIP KESİYORLAR…

Ortaçağın iç savaşlarından bugünün etnik mezhep savaşlarına kadar, açıp tekrar okuyun tarihi:

Yaltaklananlar yancılar iftiracılar soytarılar maaşlananlar İMHA SAVAŞLARI’nın baş aktörleridir.

Bu imha savaşını yöneten ibişleri soytarıları siyaset sanat bilim kültür toplum sahnesine kimler sürdü?

Cehaleti serbest bırakıp birikimle tecrübeyle liyakatla insan onuruyla ahlakla aydınlanma ve insanlık değerleriyle kimler alay ediyor.

Yani kardeşlerim, insan haklarını insan haysiyetini insan onurunu evrensel değerleri en temel özgürlükleri korumayı insanlığa öğreten aydınlanma değerlerini bir daha yeni baştan hatırlayalım.

Ortaçağ canavarının görünmez diline sonra emrine sonra onun gaddar acımasız oyununa gelmemek için insan onuru ve hukuku’ndan hiçbir şekilde taviz vermemeliyiz.

Ortaçağ şunu bilmiyordu: düşmanı öldürmek düşmanı yenmek değildir, çünkü, ortaçağda düşman bitmez, düşman bittikten sonra, bu sefer şeytanı günahı pislikleri en yakınımızda aramaya başlarız.

Ortaçağı ve kaos canavarlarını asla unutmayın, diyelim sonunda halife oldu başımıza, diyelim bütün siyasi güçleri orduları tek bir yetkinin eline verdik, yine de yenilip başarısız kaldığında, kalkıp topluma ne diyecek?

Ne dediklerini yüzlerce yılın karanlığından biliyoruz: ‘İçinizde cenabet vardı o yüzden başaramadım.’

TRAJİK SONUCA DOĞRU İLERLİYORLAR

Kardeşlerim, geçtiğimiz yedi sene çok büyük acılar trajediler siyasi vahşetler yaşadık..

Ancak yaşanmış bu acılar aynı zamanda muhteşem bir bilgi hazinemiz oldu.

Özgürlük, hukuk, yurttaşlık, aydınlanma, ortaçağ, kutsal, insan onuru, devlet, asayiş, güvenlik, çok şey hakkında kütüphane dolusu kitaplardan daha değerli tecrübe dolusu bir ‘hazinemiz’ oldu.

Tanrı lut kavmini helak etmeye karar verir ve İbrahim Tanrı’ya yalvarır, bu kavmin hiç değilse hepsini helak etme, içlerinde temiz günahsız insanlar da var, sonra Tanrı’ya, bu kavmi helak etmemen için sana en az kırk tane temiz insan bulup getireceğim, der.

Tanrı, İbrahim’i dinlemez, bu kavmin bütün fertlerinin tek tek günaha girdiğini yok edileceğini söyler, tıpkı bugünkü İslamcılar’ın tanrısı gibi.

Evet, bir daha bakın siyasetimize toplum hayatımıza İslamcı medya içimizde temiz tek bir insan olduğuna inanmıyor, ilahi yargı kararını vermiş, hepimiz topyekün günahkarız ve helak olmayı hak ediyoruz, diyerek trajik sonuca doğru ilerliyorlar. Sırasıyla her grup her yapı her parti her direnen bir şekilde ‘helak’ ediliyor.

Ahlaki Açıklık kitabının yazarı Susan Neıman hepimizin İbrahim gibi helak eden Tanrıya karşı direnmeliyiz, diyor..

Temiz günahsız milyonlarca insanı helak etme günahkar ilan etme hakkını bu ortaçağ yobazlarına veren kimdir?

Vahşi emperyalizm ve kapitalizm ve onların işbirlikçisi kumpasçı liberallerdir.

Bir toplumu ve yüzlerce yılın işkence ve ihtilallerinden süzülüp gelmiş evrensel hakları ve değerleri  ibişlerin şeyhlerin ilahi yargılarına asla kurban etmeyeceğiz.

Cumhuriyet, yurttaşlık ve kuvvetler ayrılığı ve fırsat eşitlikleri her şeyimizdir ve kale gibi savunmak bizim elimizde.

Bu evrensel insanlık değerleri Türkiye’nin ve Anadolu topraklarının en büyük değerleri ve son şansıdır.

Susa susa tısa tırsa kafesteki maymunun bizden daha çok özgürlüğü oldu, kafesindeki maymun hiç değilse beğenmediği yiyecekleri dışarı atıyor, hiç değilse beğenmediklerine dil çıkartıyor, hiç değilse sevmediklerinin suratına kafesinden tükürüyor.

İslamcı ve kumpasçı liberaller, dilleri siyasetleriyle ortaçağ canavarlarını yeniden hortlatmışdır.

Savaşların ve iç savaşların çoğalmasına sebep iklim petrol gecelerin kısalması değil, modern araçları modern teknolojiyi insan haklarını ifade özgürlüklerini işlerine geldikleri gibi ‘açık arayarak’ kullanıp, insanımızı ve toplumumuzu bütün kardeşliği ve umutlarıyla mahvedip, ortaçağ canavarlarının kucağına atan bu kabus zihniyettir.

Nihat Genç

Odatv.com

↓