Nihat Genç: Zekalar düşük ütopyalar çok büyük

Kemal Sunal filmlerindeki aptal ve kaba ‘kötü adamlar’ın zekaları ‘komik’ düzeyde çok düşüktü.

Bu yüzden Salako’nun Şaban’ınbu düşük zekalı belaları zorbaları alt edip def etmesi imkansız değildi.

Kemal Sunal filmleri aslında mizahın değil halk romantizminin filmleridir. Bu filmlerde engelleri aşmak, para kazanmak, beladan sıyrılmak, rakiplerden sıyrılmak ‘çok kolay’dır.

Romantizm de böyle şeydir, gerçeği aşamadığımız zaman belli belirsiz mavili dumanlı şiirler yazarız.

Romantik yazar ya da şair mürekkep balığı gibidir kendisini yutacak dev bir canavar gördüğünde yapacağı tek şey var mavi mürekkebiyle canavarın suyunu etrafını bulandırıp görüş alanını daraltır.

2007’de Ergenekon operasyonları başlayıp iddia itham ve iftiralarla karşılaştığımız o ilk günler şunu yazdım söyledim, sayısı milyonu aşan iddianameye ne gerek var, tek bir sayfa, evet tek bir dosya kağıdı delil yeter de artar bile.

Milyon sayfa iddianameyle neyi bulandırmak istiyorlar, gerçeği?

Sonra şunları yazdık, Amerikalı ajanlar bu kadar düşük zekalarla niçin çalışır, tahminim Amerikalı ajanlar en azından bu iddianameleri ellerine tutuşturdukları insanların hukuk fakültesi yani bir üniversite bitirdiklerini kabul ediyorlardı. Evet hakim ve yargıçtılar ama üniversiteyi nasıl hangi kafa hangi zekayla bitirdikleri tartışmalı.

Üniversitede üstelik hukuk okumuş bir insan ‘dünya İslam imparatorluğu’ kurmak için şeyhinin emrinde çalışıyor, zeka düşük, ütopya çok büyük.

SİNSİCE O DÜŞÜK ZEKALARIYLA ‘KEMALİZM’ ‘ULUSALCILIK’ GİBİ YAFTALAR KOYUYORLAR

O günlerde bu cemaatçilerin maaşladıkları kumpasçı liberallerin yazılarına lütfen dönüp bir daha bakın, bir çoğu, sözüm ona filozof havasıyla modern çağın ‘aklını’ eleştiriyor.

Aydınlanmanın aklıyla akıllarınca dalga geçiyorlar, cumhuriyet yurttaşlık hukuk gibi en temel değerleri kendi akıllarınca etiketleyip düşmanlaştırmak için sinsice o düşük zekalarıyla‘kemalizm’ ‘ulusalcılık’ gibi yaftalar koyuyorlar.

Bir şeyhe sadakatla bağlı cemaatin hayalleri ütopyaları ‘özgürlük’ oldu, ama ‘hukuk’ gibi insanlığın ve toplumların olmazsa olmaz en temel müessesesi ‘vesayet’ oldu.

Bu düşük zekaların iftiraları kabalıkları zorbalıkları gaddarlıkları iftiralarıyla dolu iddianameleri çok zaman geçmeden tel tel döküldü. İler tutar tarafı kalmadı. Sahtelik, kumpas, iftira ortaya çıktı.

Keşke içlerinde yüksek zeka sahibi birkaç kişi olabilseydi, hiç değilse, gerçek bir delil, evet tek bir ‘delil’ ortaya koyabilseydi.

Bugün Can Dündar Erdem Gül iddianamesi aynı ‘düşük’ zekanın ürünü.

Neden bu kadar zayıf aklı gerçekliği insanlığı utandıracak gülünç ve mesnetsiz yüzlerce sayfa iddianame yazıyorlar, bu sorunun cevabı, sadece Kemal Sunal filmlerinde saklı değil.

Başkanlarını halife görmek isteyen büyük bir ütopyaları var, şeyhlerini kainat imamı gören büyük bir rüyaları var, şöyle sormalıyız, bu kadar uçsuz bucaksız hayaller gören insanların aklından zoru olmalı.

Elinize bir çakıl taşı alın ya da bir kağıt parçası. Gerçeklik böyle bir şeydir, somut, elle tutulur, ağırlığı olan, görünen, tartılan.

Çakıl taşı ve kağıt parçası deyip geçmeyin, hukuk’u evrensel yapan işte bunların ‘varlığıdır’,kağıt ya da çakıl taşının en büyük özelliği ‘herkes’ onların çakıl taşı ve kağıt parçası olduğunu görür. Brezilyalılara Eskimolara da çakıl taşını göstersek, evet çakıl taşı der, işte hukuk’un evrensel kriteri budur.

Ama başkanın niçin Halife ya da şeyhin neden kainat imamı olması gerektiği ‘tartışmalıdır’, akıl işi değildir, gerçekle alakası yoktur.

Bebekler niye ağlar, şöyle ağlar, beni dünyaya getirdiniz ya da ben dünyaya geldim, ama beni bir türlü anlamıyorsunuz, diye. Yani bebekler onları niye anlamadığımızın ‘adaletsizliğine’ağlarlar.

Halifemizin de şeyhimizin de ağlaması sızlanması farklı değildir, beni niye anlamıyorsunuz?

Sevgili Halifemiz sevgili şeyhimiz, sizi anlayabilmemiz için bize çakıl taşı gibi kağıt parçası gibi aklı başında görünür bilinir tutulur, bir şey söyleyin.

Olmayan ve olmayacak şeylere niye ağlayalım.

Ülkemizde sadece ‘hukuk’ tersine dönmedi işte görüyorsunuz din de tersine döndü.

YENİ ŞAFAK YA DA ZAMAN GAZETESİ YAZARINI ÖNÜMÜZE KOYALIM

Başlayalım, çok hararetli bir Yeni Şafak ya da Zaman Gazetesi yazarını önümüze koyalım.

Yazılarındaki ‘imgeleri’ toplayıp sıralayalım: melekler, güller, güvercinler, kuğular, padişah, ferman, mucize.

Romantik imgeleri toplamaya devam edelim: ‘gaipten sesler’, ‘rüyada görülen peygamber’ ‘müjdeler’.

Romantik imgeleri yazmayı sürdürelim: ‘gizem, efsun, anlam, hikmet…’

Dikkat edin bunların hiç biri bir çakıl taşı bir kağıt parçası gibi ‘gerçek’ ‘somut’ değil.

Bir hayaller bir geçmiş zaman bir rüya imgeleri gırla gidiyor, bakın imgelere: ‘nur, ışık, şafak, mucizenin kaynağı, gönül gözü, ruhun kökleri…’

Yaşadığımız çıplak gerçeklikle alakası olmayan, gerçek dünyayla akılla ve asıl önemlisi,‘hukukla’ kavranması mümkün olmayan şiirsel bir romantizm.

Hatta hızlarını alamıyor, bir ‘kahinlik’ atına binmişler, bakın şu kavramlara: ‘altın çağ’ ‘altın nesil’ ‘asrı saadet…’

İnsanı enerjilerini romantizmle açığa çıkartanlara söyleyecek bir şeyimiz olamaz, ama bakın bu ‘imgeler’ bu arkadaşların ‘toplu tasavvurları’. Ama kabul edelim bu imgelerin gerçek dünyada karşılıkları yok.

Mesela ‘hukuk’ta bu imgelerin karşılıkları hiç yok.

Ortada aleni bir hırsızlık var, gidip mahkeme olmalısın, ama değil, bu arkadaşların verdiği cevaplar: asrı saadet, ilahi nizam. Bir delilik durumu.

Aynı arkadaşların modern dünya, uygarlık, cumhuriyet, hukuk, vs. gibi kavram ve kurumlar üzerine yazıp çizdiklerine bakalım, ortaklaşa verdikleri hüküm: çürüme, ruhsuz…

Şehir hayatı üniversite sokak hukuk, hepsinin karşılığı arkadaşlarda: çürüme yozlaşma gibi kavramlarla açıklanıyor.

Dikkat edin bu hayali imgelerden bir ‘mit’ inşa edildiğini göreceksiniz.

Dikkat edin bu imgelerle bir ‘mitoloji’ destanı yazıldığını göreceksiniz.

Yani geçmişte ilahi bir cemaat varmış, geçmişteki bu ilahi cemaat çok ahlaklıymış, dünyaya nizam vermiş, ilahi düzeni inşa etmişler…

Bizler böyle yazarlara ‘firar edenler’ diyoruz.

Gerçek dünyadan zamanı belirsiz çağlara kaçış.

Tıpkı İstanbul hayatını sıkıcı ve anlamsız bulup Ege sahillerine kaçan arkadaşlar gibi, bu arkadaşlar da, modern dünyayı hikmetsiz anlamsız kuru sıkıcı bulup, olmayan tarihler içinde idealize edilmiş bir rüya çağına kaçıyorlar.

Tabii ki bu arkadaşlar hukuk tarafından ‘suçüstü’ yakalandılar ve bu sefer sahiden savcılık makamlarından kendi ülkelerinden kaçmak zorunda kaldılar.

Çünkü insanları suçluyorlardı, insanlara iftira atıyorlardı ve bunu hukuki olarak delillendirecek tek bir delilleri yoktu.

Bu arkadaşlar çok uzun zaman bugüniktidardaki ‘halifeci’ arkadaşlarla müttefiklik içinde cumhuriyet’e ideolojik düşmanlık yaptılar.

Sadece bu arkadaşlar değil, etnik milliyetçiler, etnik milliyetçilerin romantik liberal destekçileri, hepsi, bir olup, müttefik olup cumhuriyet’e hukuk’a karşı ayağa kalktılar, akıllarınca, ‘vesayett’e yani ‘hukuk’a, akıllarınca devlet’e yani asayiş ve güvenlik’e karşı büyük bir kalkışma içinde oldular.

Etnik milliyetçilerle kolkola liberallerimizin imgeleri de bu hasta romantiklerden farkları yoktu, barış, özgürlük, değişim, özerlik, federasyon, eşit yurttaşlık, gibi, gerçekliği olmayan, altı doldurulamayan, bilimsel olmayan, akılişi hiç olmayan, hayali medyatik popülist imgelerle konuştular.

Etnik milliyetçisi cemaatcisi halifecisi hepsi on yıllardır ‘hayali imgelerle’ konuşmaktan zevk aldılar.

Aklı gerçekliği hukuku asayişi güvenliği hiçe sayan bir imgelem dünyasından konuştular.

Bu romantik arkadaşlar sonunda gerçekliğin acımasız duvarına tosladılar.

Ben de romantik bir yazarım, ama, düşük zekalı bir romantik değilim.

Mesela Ege’nin bir köyüne kaçma düşleri görüyorsam, önce kendime şunu sorarım, ‘günlük ihtiyaçlarımı nasıl karşılayacağım?’.

Çünkü su gerçektir yemek gerçektir maddi gerçeklerin maddi karşılıkları vardır, olmayan gelirimle, bu köyde nasıl yaşarım!

Hayalimde yaşarım ama gerçekten yaşamam bu züğürtlükle mümkün değil.

Etnik milliyetçi kankalarıyla liberal arkadaşlara bu hayali imgeler arasında tek bir gerçek soru sorup bugüne değin karşılığını alamadık: ‘Bir insan öldürmek suç değil mi?’.

Hukukumuzda ve yaşayan bütün insan topluluklarında ‘suç’tur.

Ama cevabı hiçbir zaman olmadı, çünkü, bir insan öldürmek onlara göre özgürlük savaşıydı, suç değil.

HEPSİ BİR ‘HAYAL’ DÜNYASINDA YAŞIYOR

Cemaatçi ve halifeci arkadaşlar bize yıllardır hayali bir geçmişten soyut ahlak dersleri veriyor, ama tek bir sorunun cevabını veremediler, ilahi halifeniz ya da şeyhiniz hırsızlık yapmış, ortada, mahkeme edilmesi hukuk önünde hesap vermesi gerekmez mi?

Bu soru gerçek ve hukuki bir sorudur, ama cevabını halen veremiyorlar, sebebi hala yok.

Bu arkadaşlar yaşadığımız dünyayı ‘çürümüş’ ‘kafir’ ya da anlamsız ya da çok sıkıcı ya da ‘beşeri’ görüp hesap verme ihtiyacı hissetmiyorlar.

Hepsi bir ‘hayal’ dünyasında yaşıyor.

Ve bizler onlar o sıcacık rüyada hayal dünyalarında yaşasınlar diye kodesteyiz mahkemelerdeyiz asılıyor kesiliyor itham ediliyor iftiralara uğruyoruz.

Bizim çektiğimiz ‘acılar’ ‘cezalar’ ‘iftiralar’ gerçek ve çok soğuk.

Gençliğimiz gidiyor şehirlerimiz gidiyor insanlığımız gidiyor.

Umurlarında mı, gitsin.

Yeter ki bu özgürlük savaşçısı liberal arkadaşlar yeter ki ilahi ahlakın mücahitleri o mağaralarında mutlu mışıl mışıl uyusunlar.

Yeltendikleri ve bilmedikleri şu: akılla gerçeklikle hukukla dalga geçemezsiniz.

Bir yığın hayali asılsız imgelemle insanoğlunun en değerli hazinesi aklına karşı gelmek herkesi Kemal Sunal filmlerinin kötü adamları gibi gülünç duruma düşürür…

Ve daha da hazin olan, Kemal Sunal zekasında ‘muhalifler’ dahi sizleri alt ediyor yeniyor dalgasını geçiyor.

Kimseye romantik olmayın diyemem, ancak, modern toplumda hayal kurabilmek için modern toplumu inşa eden zekalar kadar yüksek bir ‘oyun’ kurma, hayal kurma, ütopya kurma beceriniz olmalı.

Kardeşlerim, modern dünyanın makine gibi bir ritmi vardır, sabah akşam tek düze giden, hayatı sıkıcılaştırır, her insanı korkutur.

Ve bu korku hepimizi bir ‘kaçış’a ve olur olmaz ütopyalara sürükler.

Oysa ‘sıkıcılık’ ya da anlamsızlık modernizmin aklın ürünü değildir, kimbilir doğanın ürünüdür kimbilir nerden baktığınıza bağlıdır.

Çağımız bu can sıkıntısını sömüren bir çok romantik şair yazar tanımıştır, çıkışsız ve olmayacak metinler yazdıkları halde bir çoğu gerçekten eşsizdir ve çok güzeldirler.

Ancak aynı can sıkıntısını birileri aklımızda hukukta kurallarda arayıp şehri, mekanik, otomatik, soğuk, zevksiz, kuru, olarak ‘itham’ ederler, buraya kadar sorun yok, çünkü:

Hayatımızı tek düzeleştiren bu sıkıcı gündemi eleştirmek ve şenlendirmek ve anlamlar bulmak yazarların sanatçıların işidir.

Ancak hayatımız tek düze yoz kafir anlamsız deyip aklı hukuku dalgaya alıp sonra bizleri halifenin ya da şeyhin kucağına sürmek, işte bambaşka şeydir.

Mesela mantık evliliğine karşıysanız pekala ‘aşk’ evliliği yapmak sizin elinizde.

Mesela sanatınızı para için değil inandığınız rüyasını gördüğünüz şekliyle yapmak yine sizin elinizde.

Gelelim bu arkadaşların düşük zekalarının hilelerine: Akılları sıra Amerika’yla müttefiklik’e gelince ‘mantık’ evliliği yapıyorlar, ama sıra kendi ideolojilerine gelince ‘aşk evliliği rüyaları’yla geçmiş çağların hayallerine kaçıyorlar.

Amerika’yla müttefik yapacak kadar keskin ve soğuk mantığınızın zekası var da, sıra, hukuk’a hesap vermeye gelince, bu zeka neden geçmiş hayali cemaatlerin masallarına kaçıyor?

Gülünç olan budur.

Cumhuriyet’i yurttaşlığı eleştireceğiz yıkacağız diyerek başladıkları ‘akıldan’ nefret bakın nerelere geldi.

Akıl’dan nefret en tehlikeli yere geldi, komşularla savaşlara iç savaşlara…

Bu akıl mantık hukuk insanlık ahlak bilmez bu savaşların asıl suçluları ‘gerçek’i ve ‘aklı’ ve ‘hukuk’u hiçe sayan hayali ütopik metinleridir.

Bu yüzden Nuray Mert gibi liberaller Yusuf Kaplan gibi İslamcılar acınası bomboş ‘hayali imgelerle’ konuşmaktan hiç yorulmazlar.

Çünkü romantizm uçsuz bucaksız bir deryadır, bitmek, tükenmez bir enerji malzemesidir.

Acımasız bir iç savaş karşısında insan donakalır dili tutulur, ama imgelem kanatlarınız hayaliyse, konuşacak enerjiyi bu uçsuz bucaksız ütopyalardan devşirmek her zaman mümkündür.

Aklın ve hukuk’un sınırlarını bir kere parçaladıktan sonra hangi şairi hangi romancıyı kim tutabilir?

Ama normal insanlar bilir ki, kendine konuşmak hali deliliktir, bu yüzden bir insan nereye kime konuştuğunu bilmeli, şayet hayali bir evrene bir rüyaya konuşuyorsanız, sonsuza kadar konuşup yazıp çizebilirsiniz, bence de sorun yok.

Ama hukuk’a asayiş’e acımasız ahlaksız ve iftira ve ithamlar altında yaşadığımız savaşlar içindeki bu gerçek dünyada bize karşı konuşuyorsanız…(?)

Lütfen gerçek dünyanın hukuki ve akli sınırları içinde konuşun, çünkü sizlerin bomboş hayallerine dün Barışlarımız’ı verdik bugün Can’lar veriyoruz.

Dünün bugünün savcıları, dünün bugünün yazarları, lütfen imgelem dünyanızla hukuka ve hayata bu kadar ‘yabancılaşmayın’.

İçimizdeki katil hukuktan ‘gerçek’ten akıl’dan kaçan bu abartılı romantik ‘imgelem’dünyasıdır.

Tutulmayan görülmeyen olmayan şeyleri olmayacak şeylerle iddianameleri köşe yazılarını dolduranlardır!

Nihat Genç

Odatv.com

↓