Sevgili tanrım bu delilere bir de sen anlatıver

150 vakıf bir araya gelmiş Ensar Vakfı’na sahip çıktığını deklare ediyor, ‘suç şahsidir’ vakıf ve cemaatler suçlanamaz, diyorlar.

Bu topraklarda bin yıllık tarih içinde çağdaş eğitimle çocuk suistimalinin en az olduğu yüzyılı yaşadık, çağdaş eğitim ne yapsın, demek ki soyuna çekim diye bir şey var.

Tecavüzcülerin ebeveynliğine soyunmuşlar, çağdaş eğitimde olduğu gibi yasalar ve yönetmelikle gözetleme ve denetime açık bir yapı oluşturmaktan kaçan bu cemaat ve vakıflar, tecavüzcülere cennet sunduklarının farkında mı değiller yoksa bizleri enayi yerine mi koyuyorlar.

Bir daha söyleyelim, dini inançla alakası yoktur, nerde gözetleme ve denetime kapalı bir yapı inşa edersen orada da bu tecavüzlerin önlenemediğini görürsünüz.

İnancı korumak başka şey bu kapalı yapıları korumak başka şey, dini korumak başka şey, dini otorite inşa için hiyerarşik özel ve kapalı bir ahlakı kasta dayanan bu yapıları korumak başka şey.

Anadolu’da bir halk deyimi vardır, sıra herkese gelecek anlamında, ‘derviş dervişin arkasına sırayla geçermiş’, 12-13 yaşlarında birileri sizin arkanıza geçiyor, çocuk büyüyünce diğerlerinin arkasına geçiyor, bu eski dini yapıların ‘sübyancılığı’ yeniçerilikte olduğu gibi görünen o ki kuşaktan kuşağa sürüp gidiyor, bakın işte şimdi hepsi toplanmış birbirinin arkasına geçiyor.

Mektep eğitim tedrisat bilim öğretim öğretmen başka şey ‘oğlan çiftliği’ kurmak başka şeydir, bu oğlan çiftliklerinin ahlaki yıkımı veba salgınından dahi ağırdır.

Mahkeme tutanaklarının acımasız gerçek diline bakın, birileri çocuklarınızı soyuyor, yalıyor ve düzüyor, sorun şu, nerde soyuyor, nerde ve kim düzüyor.

Bu vakıf ve cemaatlerde öğretmenin çocukla bu özel ve karanlık ilişkilere girmesine yol açan şey çağdaş eğitimin yasa ve yönetmeliklerine aykırı gözetimsiz denetimsiz bir ‘mekan’sunmasıdır.

Çağdaş eğitim ise açık ve nettir, bu cemaat ve vakıfların kapalı denetimsiz mekanlarını hala savunmak, beyaz kadın ticareti, köle ticareti gibi, oğlan ticareti yapmaktır.

Yüzyıl önce bu kapalı denetimsiz mekanların kaldırılmasına birinci sebep, bu kapalı mekanlarda ‘kulampara’ denilen ‘oğlancıların’ ve ‘oğlancılığın’ salgın hatta gelenek haline gelmesidir.

Denetim ve gözetlemeye kapalı bu yapıların bu (dini otorite) dayanışmasından anlıyoruz ki öğretmenlik mesleğini yeniden kulamparalar’ın insiyatifine bırakmak için can atıyorlarmış, ve bu kulampara savunucuları utanmadan hala bizlere ahlak ve din dersi veriyor…

Çağdaş eğitim kurumları çocukları kulamparadan korumak için yasaklar getirmiştir,  idareden izinsiz, öğretmenin evine gidilmez, öğretmenle sinemaya tiyatroya gidilmez, öğretmenle okul yolu dışında sokakta gezilmez, yani, öğretmen-öğrenci ilişkisi ağır müeyyidelerle düzenlemiş ve öğretmen-öğrenci ilişkisi ‘güven’ ‘mahrem’ esasına göre düzenlenmemiştir.

BU CEMAAT VE VAKIFLARIN AÇIKLARI NELERDİR

Bu cemaat ve vakıflar öğretmen-öğrenci ilişkisini ‘güven’ ilişkisine göre düzenler, bu güven ahlaki bir yapıdır, ağbidir, babadır, büyüktür, sözünden çıkılmaz, sözüne karşı gelinmez, şikayet edilemez,  güven ve mahrem bir ilişki düzenleyen bu ahlaki yapılar çocuğu savunmasız ve korumasız bırakır, sonuç ortada.

Oysa hepimizden önce temiz inançlı bir müslüman ayağa kalkıp çocuklarımızın düzülmemesi için hangi önlemleri almalıyız, bu cemaat ve vakıfların açıkları nelerdir, günümüz eğitim kurumlarında olup da bizde olmayan nedir diye sorması lazım.

Kulamparalarınız da  işte bu kapalı cemaat ve vakıfların denetimsiz yapılarını fırsat bulup istifade eder.

Kulampara ve oğlancılık korkusu çağdaş eğitim ve çağdaş kurumlarda öylesine büyük bir korkudur ki pedagoji çocukları akranları (yaşdaşları) dışında görüşmeye müsabakaya oyuna dahi sokması sorunludur çok dikkat eder, bir çok yerde çocukların bir alt ve bir üst sınıftaki arkadaşlarıyla dahi oynamaları ve görüşmelerine ya gözetim ya yasak getirilir…

Taciz ve suistimal yüzünden hatta bu kapalı mekan korkusu modern bütün kurumlarda devreye sokulmuştur, ofis ve büro içleri ayna gibi gözetime alınmış, bildiğiniz bütün çalışma yerleri işletmelerde  kapalı odalar duvarlar yıkılıp cam takılmış ya da kişilerin ve grupların oturma yerleri ziyaretçi kabul etmeleri dahil kurum içleri bahçe park gibi görülebilir açık alanlara dönüştürülmüştür.

Bakın yaşadığınız binalara bakın şehirlerinize bakın ofislerinize modern dünya çoktandır kalın perdelerini indiriyor, kapalı ne varsa açıyor, binalar bürolar toplantılar okullar her yer görünür aleni yerler halini alıyor, aynalar camlar açık alanlar her yeri  soyup soyup duvarları yıkıp yıkıp açıyor, kameralar her yerde, herkes her yerde birbirini görüyor göz ucuyla denetliyor, insanların ve toplumun birbirine asıl güveni, bu, her şeyin ortada olduğu gün ışığının girdiği yerlerdedir, ama sizler hala, kapatmakta, mahremde ve güneş’in çocuklarınızın odasına girmesine karşı çıkıyorsunuz.

Modern insanın yatak odasından başka saklayacak bir şeyi yoktur, ama sizler, hala cemaatlerinizi vakıflarınızı çocuk yuvalarınızı kulamparalarınızı saklamak için yarış halindesiniz.

Modern dünyaya karşı gelemezsiniz, modern dünya akademileri filozoflarıyla yüzyıllardır dersini çok iyi çalıştı, sonuç şudur, saklanan kapalı mahrem ne varsa orada şiddet terör kölelik ya da tecavüz ve sömürü ya da illegal bir yapı vardır.

İkinci konuya geçelim…

Geçen yazımda Zumhuriyet’in Kuruluşu başlığında tek kişilik bir piyes yazdım, birçok yerden ‘telifini’ sordular, telifi sebildir, isteyen sahneleyebilir, bugünün Türkiyesi’nde oynama şansınız çok zordur ancak yurtdışında neden olmasın.. İlk gençlik yıllarında Aristofanes’in Barış adlı oyununu izlemiş heves etmiştim nasip otuz yıl sonrayaymış, tiyatronun kökenindeki delilik ve saçmalık diyozines şenlikleriyle başlar, zaman içinde kendini ağırdan satıp kasan tiyatronun saygınlığını ve sıcaklığını kaybetmemesi için tiyatro deliliğiyle yeniden buluşmalı fütursuzca ve yine sözünü hiç sakınmayarak yoluna devam etmeli.  Müzikler iyi seçilip sahneler şarlatanlar çok daha karikatürize edilmeli ve her yeni günün gelişmeleri saçmalıklarıyla piyese ilave edilmeli..Ve seyirci korosuyla seyirci oyunun içine alınmalı.. Son sahnede kralın .ötünün parmaklanması şenlikli ve müzikal bir şova dönüştürülmeli, mesela kralın .ötünün altın’dan büyük bir kalıbı alınmalı, dalkavuk Zuhur’un keman ve çello eşliğinde parmaklama sahnesi bale dansıyla uzun tutulmalı.

HİTLER SAF IRK YA DA GENETİK ISLAH İÇİN ORTAYA ÇIKTI

31 Mart vakası, yüz küsur yıl önce İstanbul’da yobazların gazladığı şeriat isterük isyanının Selanik’ten gelen ‘hareket ordusuyla’ bastırıldığı tarihi hadiseye verilen addır, üzerinde çok tartışılmıştır. Hatta gerici isyan ve katliamların başladığı Topçu Kışlası’nın bugünkü İslamcı iktidar tarafından yeniden inşa edilecek dedikodusu Gezi İsyanı’nı ateşlediği hafızalardadır.

Abdülhamit Düşerken romanını yazan Nahid Sırrı Örik romanda Abdülhamit’ten çok bahsetmez, bugün, keşke düşen sadece ‘padişah’ olsaydı, keşke düşen sadece ‘Tayyip Erdoğan ve iktidarı’ olsaydı diyeceğimiz bir yerdeyiz çünkü artık bir dinle topyekün bütün felsefi argümanlarıyla hesaplaşmadan işin içinden çıkılamayacak çok büyük bir dönüm noktasındayız.

Abdülhamit’i yeniden diriltmenin ve o karanlık dönemin bütün kirli ve çıkmaz ortaçağ politikalarını bugün siyaseten hayata geçirmenin bedeli artık tarifsiz trajedilerin kapısını açtı.

Hitler saf ırk ya da genetik ıslah için ortaya çıktı, yüzyıl sonra İslamcılar, sadece sahabenin yaşadığı rüya edilen ‘saf  İslam’ diye ortaya çıktı ve bakanlar kurulunun bir yarısı hırsızlıktan suçüstü yakalandı ve en gözde vakıfları kulamparalarıyla mahkemelerde sürünüyor.

Frankeştayn bir ‘tasarım canavarıdır’, histeriye tutulmuş İslamcıların İslamcılık adında bir canavarı Orta-doğu ve Anadolu topraklarına dehşetle saldıklarına şahit olduk.

İslamcılık ahlak merhamet hukuk kültür sanat tanımadı, din değil, tıpkı bilim kurgu filmindeki gibi uzaydan gelmiş bir Terminatör makine, ahlak merhamet hukuk kültür sanat her şeyi ne varsa kökünden biçerek dehşet salıyor ve İslamcı yazarların suratlarından sıfatlarından baştan aşağı riya akıyor..

Türk Ordusunu ve generallerini biçtiler, eğitimi ortaçağın denetimsiz sapık karanlıklarına teslim edip eğitimi biçtiler, bakanlar kurulunun bir yarısının hırsızlıkları mahkemeye taşınamıyor, ne mahkeme var ne pişmanlık, bütün muhalifleri biçtiler, bütün ekranları biçtiler, hukuk kurumlarını biçtiler ve yıllardır meclise denetim için Sayıştay gelemiyor, bunun adına da peygamber ahlakı dediler.

Ve dün yine 31 Mart, bugün itibariyle Türkiye’yi yobaz dehşetinden kurtaracak bir parti bir sivil ayaklanma yok, ve bu terminatör yobazlar ortalıkta kol geziyor, adlarına anlı-şanlı İslamcı denen yazarların ve başbakanımızın  31 Mart günü söylediklerine bakın, dikkat, gülmekten sandalyeden düşmeyin.

Çocuk tecavüzleri, sokakların infilak ettirilmesi ve topluma dehşet salınmasından sonra bugün kalkışmışlar İslamcı kitlelere bakın ne akıl veriyor: ‘Sokağa çıkın gülümseyin’  sokaklara çıkın ‘selam verin’ diyorlar..

Yobazlar sokağa çıkıp gülümser halka selam verirse toplum güzelleşecekmiş. Akla bakın, halka ‘delilik’ tavsiye ediliyor, sokakta sırıtarak yürümek sırıtarak tanıdık tanımadık selam vermek, deliliğin de dibini buldular..

Bu kadar dehşetin ve tecavüzün sorumluluğu üzerine hiç alma, ve güle oynaya aleykum selam sokağa çık, sırıt.

Bu dünyada öbür dünyada da sizin çıkacağınız yer mi kaldı, tımarhanelik deli olmuşlar, siz mahkemeye çıkın!

YOBAZLAR SOKAKLARDA SIRITARAK KOL GEZİYOR

Evet dün 31 Mart’tı, onca tecavüz ve katliama rağmen yobazlar sokaklarda sırıtarak kol geziyor …

Her halde İslamcı yobaz kitlelerin ‘çakralarını’ açmak için.

Ne hırsızlıklar ne tecavüzler ne patlayan bombalar umurlarında değil, cemaat cemaat kol kol vakıf vakıf dernek dernek tecavüz ediyorlar patlatıyorlar dövüyorlar yasaklıyorlar ve insan içinde sırıtarak sağa sola selam veriyorlar..

Bu ‘manevi düzenlemeler(!)’ ellerinin altında delilikten başka hiçbir şey kalmadığını gösteriyor.

İslamcı yazarlar artık dini ‘astroloji’ gibi psişik güçlerle tefsir etmeye başladı, bari nasıl ne tür‘gülümseyeceğimizin de’ fetvasını verselerdi, Buda heykeli gibi hoşnut mütmain bir gülümseme mi, tecavüzden başka şansı kalmamış bir insanın acı çaresiz gülümsemesi mi?

Sayın başbakan ve yazarları yobaz müritlerine değil bize de bir akıl verseler, bu sırıtan delileri gördüğümüzde biz ne yapalım, nereye kaçalım?

Bu deha toplumsal çözümleriniz karşısında benden de ‘selamünaleyküm sayın başbakan ve yazarlar’, bilmem bu naçinaze selamım işinize yarar mı maksat hasıl olur mu?

Bir yazar olarak yazdığım hiçbir yazıyı geriye dönüp düzeltmedim bir daha ilave yapmadım, ancak, sayın İslamcı yazarın ve başbakanın ‘sokağa çıkın gülümseyin’ sözlerinden sonra, Zumhuriyet’in Kuruluşu adlı komedi oyununun sonuna bir ilave şart oldu.

Dalkavuk Zuhur altın kaplı kralın .ötünü parmaklarken sahneye yobaz kılıklı ve sırıtan insanlar girer ve kralın altın kaplamalı .öt deliğine bakıp bakıp sırıtırlar, hatta kafalarını kralın .öt deliğine sokmaya çalışırken kralın .öt deliğine selamunaleykum diye selam verirler…

Diğer konuya geçelim.

Türkiye’nin kalbi çok kırıldı.

Türkiye bu vahşi gaddar İslamcılar’ı görünce neye uğradığını şaşırdı.

Ve hala ‘tek doğru ahlak’ İslamcılık olduğunu savunuyorlar, zaten tek doğru ahlakın kendinde olduğunu savunan bu cümlenin kibri, tek başına bu cümle, Anadolu topraklarındaki müslüman kültürü hiç anlamadıklarının tek şahidi.

İslamcı iktidar önce bu milleti dinden çıkartıp kovdu, kendi dinini inşa etti, ama şimdi şimdi insanların kalbinde kızıl kıyametler kopuyor, ‘bir millet topyekün dinden çıkıyor.’

Resmi ve ideolojik olarak bir dini benimsemek ya da resmi ve ideolojik olarak bir dinden çıkmak başka, siyasi sosyal felaketler korkular gaddarlıklar trajediler sonucu bir milletin yavaş yavaş dinden çıkması başka şeydir, Türkiye’nin kalbi kırıldı beyni dağıldı, sonuçlarını önümüzdeki yıllarda göreceğimiz siyasette dinde gelenekte kültürde, çok büyük ve sert dönüşümler yaşandığına şahit olacağız.

EVET, DİNDEN ÇIKIYORUZ

Evet, dinden çıkıyoruz…

Bir milletin tarihte yaşadığı en sert günlerden geçiyoruz, coğrafyalar bükülüyor gelenekler eriyor, beyinler akıllar vicdanlar infilak ediyor ve yobaz vahşiler sokaklarda ekranlarda kol geziyor.

Büyük kitleler 15 yıllık İslamcı iktidarda neye uğradıklarına şaşırdılar ve ortaçağdan bugüne değişen hiçbir şeyin olmadığını gördüler yaşadılar acıyla test ettiler.

Dün ‘dünyanın güneş etrafında döndüğüne’ inanmayanlar yobazların bugün ‘dünyayla birlikte dönmeye’ inanmadıklarını şaşkınlıkla gördüler.

Dünya dönüyor gün dönüyor ama hala kültürde sanatta özgürlüklerde bu dönüşü kasıtla vahşilikle kötülükle yavaşlatan bir ‘İslamcı tasarım canavarına’ şahid oldular.

Dünya dönüyor ama bu İslamcılar dünyayla birlikte dönmüyor, dünyayla dönmeyi red ediyorlar, dünya ve dönüşüne inanmıyorlar, çünkü onların önceden tasarlanmış ilahi bir programları var, o program dahilinde sadece kendi etraflarında sadece kendi saraylarında sadece kendi şeyh ve liderlerinin etrafında dönüyorlar.

Örneğin, her yıl nehrin tepesine sıçrayarak giden somon balığına, şöyle demeliyiz: Durun somonlar, sıçramayın atlamayın yürümeyin konuşmayın tartışmayın, durun somanlar, nehrin dibinde kalın ve şeyhinizin liderinizin dizinden ayrılmayın, durun somanlar, yukarı çıkmanıza gerek yok, hareket etmene merakına sevişmene koklaşmana tanışmana yeni dünyalar tanımana hiç ihtiyaç yok…

Oysa her canlı kendi hayatı ve varlığı için yukarı atılmalı sıçramalı uçmalı, ama hayır, durun somonlar, bir padişahımız ve sarayı var, o tepeye sadece o çıkacak.

Siz tecrübe etmeyin siz bilgi sahibi olmayın, siz yeni dünyalar tanımayın…

Bir ‘dine’ inanan insanları ‘süpermen’ filmi seyreden seyircileri döndürdük.

Bir tane ‘süpermenimiz var’ ve sabah akşam onu ve dalkavuklarının maceralarını seyrediyoruz.

Oysa her insan hepimiz Süpermen değil miyiz, Süpermen sadece padişahımız ve onun kutsadığı evliyalar azizler ve yazarlar mı?

Sorun Süpermen olup olmamak meselesi değil, sorun, hayatı denemek test etmek, kıç üstü düşmek kafa üstü çakılmak ve bu hayatı tecrübe edip işte ahlakı bu bilgiler üzerine inşa etmek.

Programlanmış Frankeştayn canavarı, saray ve dalkavuklardan başkasına, seyircilikten koyunluktan öte hayat tanımıyor.

Bir gün sinemadan çıkınca sokakta bir karış karın yağmış olduğunu gördüm, öyle tuhaf bir şaşkınlık ki, bu kar yağarken ben nerdeydim, dedim. Kar yağmış hiç haberim olmamış.

Şaşkınlığım şuydu, sinemadan çıkanlar karda kaymamak için çok yavaş yürüyorduk ama dışarıdakiler kar üstünde daha becerikli yürüyorlardı.

ASIRLARDIR HER ŞEY AYNI, KIYAFETLER AYNI SÖZLER AYNI SIRITMALAR AYNI

Filmi seyreden koyunlar! Sarayı, ekranı, cep telefonunu, icatları, her şeyi ‘seyreden’ koyunların bir deneyimleri tecrübeleri birikimleri ve bir ahlakı olabilir mi?

Bilim kurgu filmlerinin konu edindiği geleceğe ve geçmişe yolculuk eden zaman makinesi, işte İslamcılar’ın elinde İslamcılık adında bir ‘zaman makinesi’, sizi hem geçmişe hem geleceğe götürüyor, cennetin yollarına Peygamberin sokağına kadar her şeyi ayan beyan tane tane gösteriyor, ancak hiç değişmeden geçmişe, hiç değişmeden geleceğe.

Geçmişe ve geleceğe yolculuk ama görünen yaşanan, asırlardır her şey aynı, kıyafetler aynı sözler aynı sırıtmalar aynı…

Bu zaman makinesi kitlelerin hep aynı şeyi görmesi için yutulan bir hap!

Hapı size yutturan sarayın dalkavuğu bu yobaz yazarlar!

Afrika aynı, denizaltı coğrafyalar tarihin derinlikleri bin yıl sonra yaşanacaklar, her şey bu zaman makinesinde aynı, müridler aynı şeyhler aynı, kıyafetler aynı, kafa aynı, sorular aynı cevaplar aynı, kölelik aynı, ikiyüzlülük aynı, yalanlar aynı, uydur uydur salla aynı.

İşte diyanet sitesinden yayınlanan fetvalar, doktor reçetesi gibi herkese aynı, mesaj kutusuna düşen sorular aynı, cevaplar bin yıldır aynı.

Hiç mi kimsenin özel bir yanı kişisel bir durumu farklı bir yaşanmışlığı ya da etrafta ve eşyada mekanda ve teknolojide hiç mi on gramlık değişim farklılık yok… Adamcağız ha bu çağda yaşamış ha bin yıl önce, ve adama bin yıldır aynı cevap veriliyor, ve adamcağız bin yıldır bu bayat gerici çürümüş hortlak cevaplardan hiç rahatsız değil.

Değişen dönüşen gelişen hayata karşı yeni bir laf yok, diyanet sitesi mi Turist Ömer Uzayda filmi mi çekiyorlar belli değil, Turist Ömer’in aynı şapkası aynı gömleği aynı selamı.

Ve, yüzünü gözünü hayatını hiç görmediğiniz insanların hayatlarını bir mesaj sorusuyla nasıl tanır nasıl teşhis koyarsınız?

O halde bu insanlar ‘hep aynı’, sorular hap cevaplar hap!

Bakıyorum cevaplara, genel ifadeler gırla gidiyor, mesela ‘insan fıtratı’ deyip sallıyor, insan fıtratı her çağda aynı mı her insanda aynı mı?

Kardeşlerim, bunların Müslümanlıkla dinle kitapla işleri yoktur, hepsi bilimi dini dünyayı okumamış öğrenme zahmetine katlanmamış üç kağıtçı düzenbaz cahil cühela bezirganlar.

Asıl konuya geçelim, bu satırları okuyan genç çocukların da felsefi çakraları biraz olsun açılsın.

Allah’ın varlığı başka şey, şeyhinin ve liderinin emirlerini, Allah’ın varlığıyla meşru kılmak başka şeydir.

Allah’ın varlığına rasyonel bir cevap verilemez bugüne kadar da verilemedi ama pekala şarlatan şeyhine niçin biat edileceğine binlerce rasyonel cevap verebiliyor. Sarayı ve gaddar diktatörlüğü niçin desteklemek zorundayız diye gazetelerde ekranlarda binlerce tutarsız kurnaz akıllarıyla bin dereden su getiren cevap üretiyorlar.

ALLAH’IN VARLIĞI BAŞKA ŞEY ‘DİNİ OTORİTE’ BAŞKA ŞEYDİR

Allah’ın varlığına karşı bir mantık şüphesiz ileri sürülemez ama şarlatan liderine karşı pekala insan mantığını eğip büken çatlatan yüzlerce hurafeyi ekranlarda yazılarında devreye sokuyorlar.

Allah var mı yok mu Allah’ın varlığı başka şey ‘dini otorite’ başka şeydir.

Allah var ya da yok bu tartışma felsefi düzeyde sonsuza kadar devam eder, ama bebekleri öldürmek ya da çocuklara tecavüz Allah varsa da kabul edilemez yoksa da kabul edilemez, ortak insanlık hukuku ve ahlakı, sen şeyhinin dizi dibinde tecavüzlere hırsızlıklara kurnazca mantık ararken, çoktan kararını vermiş, harekete geçirmiş kurumlarını inşa etmiş.

Günümüz İslamcıları müslümanın rotasını işte burada şaşırtıp dinden çıkartmıştır, Allah’ın varlığına imanla dini otoriteye imanı, aynı şey haline getirmiştir.

Allah başka şey dini otorite başka şey, dendiğinde de kafirlikle suçlanırsınız.

Kardeşlerim, müslüman halkın rotosunu dini otoriteye çevirenlere İslamcı denir.

İslamcılar’ın Allah’ı, Allah değil, dini otoritenin ta kendisidir.

Tane tane tekrar tekrar anlatalım, siyaseti ele geçirip halkımıza Allah’ın varlığı ve emirlerine iman değil dini otoritenin köpekliğini yaptırma gayretindeler.

Dini otorite çıkıp size ben Allah’ın hükümlerine uyuyorum, işte ayet ayet delillerim diyor, ve sizi sonunda ya bir padişahın haremi yapıyor ya da kendini havaya uçuran intihar bombacısı ya da hırsızların koruyucusu ya da tecavüzlerin savunucusu yapıyor, Allah din iman bunun neresinde?

Bu dini otoriteye şu soruyu sormalıyız, saraya ve şeyhe ve hırsızlıklara bulaşmayan ve bombaya sarılıp patlamayan ve tecavüze uğramayan türünden, bir başka Müslümanlık din iman yok mu?

Olmadığı için görünmediği için sesini çıkartamadığı için bir millet artık DİNDEN ÇIKIYOR.

Karanlık ortaçağ yurtlarında tecavüz edilen çocuklarla kendini bombaya sarıp patlatan kandırılmış çocuklar aynı dini otoritenin kurbanlık koyunları.

Bugün kapalı devre çalışan bu cemaat vakıfları tek ve en büyük amaçları bu çocukları sorgusuz sualsiz dini otoriteye bağlamak değil mi?

Bu çocukların her biri potansiyel bir intihar bombacısı olarak yetişmiyor mu ya da tecavüz edilse dahi susup konuşamaz hakkını arayamaz hale getirilmiyor mu?

Mesela bu cemaat vakıflarındaki çocukların onbinlercesi daha dün gözlerinizin önünde aynı şekilde birer ‘ajan’ yapılmadı mı?

Aynı çocuklar hem ajan yapıldı hem savunmasız bırakıldı hem tecavüze uğradı ve masum insanları patlattı, sesleri çıktı mı, bir pişmanlık gördünüz mü, bu ortaçağ yapılarını eleştiren tek cümlelerine şahit oldunuz mu?

ÇOCUKLARIN DİNİ OTORİTE KARŞISINDA DİRENMELERİ ZOR

Aksine otoriteyi besleyen dini tarikatların önünü açtıkça açıyor kudurdukça kuduruyorlar.

Sayelerinde Anadolu halkı sabah akşam ikiyüzlülük riya ahlaksızlık batağında yüzüyor.

İşte bu cemaatlerin hepsi, çocukları Allah’a bağlamakla, çocukları dini ve siyasi bir otoritenin emrine vermenin kurnazlığına, İslamcılık diyorlar.

Küçücük çocukların dini eğitimleri bilgileri iman noktasında benimsemeleri tam değildir ve hiç titiz düşünme şansları olmamıştır.

Ama mesela 50-60 yaşında güngörmüş aklı başında tecrübeli kalbi vicdanı oturmuş bir çok müslüman vardır, cenneti alaya niçin kendileri gitmiyor, cenneti alaya niçin kendini savunamaz bu küçücük çocukları patlatıp gönderiyorlar.

Çünkü çocukların dini otorite karşısında direnmeleri zor, kandırılmaları kolaydır.

Bu yetişkin çakallar kendi kurnaz bilgileriyle kendilerini korumak savunmak için binbir ayet hadis uydurup söyleme becerisine sahiptirler, ama çocuklar saftır donanımlı kurnazlıkları iki yüzlü suratları yoktur.

Aylarca yazıp konuştuklarını izliyoruz işte, yine bu savunmasız gençleri suistimal edecek dini otoriteden (ağbi, büyük, şeyh, hoca) uzak tutulmasına yanaşan tek kişi çıkmadı aralarından.

Çocuklar düzülsün ya da kendini patlatsın, hiçbir İslamcı’nın umurunda değil, yazıları konuşmaları ortada, acı çekeni, şefkat göstereni, durun diyeni, dert edineni, denetim isteyeni, sorgulamak isteyeni, hiç yok, yazıyla rakamla: hiç yok, hiç, tek kişi yok, 1 kişi yok…

Hepsi Allah’tan değil hepsi istisnasız dini otoriteden ve onun sarayından korkuyor!

Tanrı bir çocuğun düzülmesini ya da kendini patlatmasını niçin istesin.

Peki Tanrı neden var? Çocukları korumak için mi var sarayı korumak için mi var?

Mesela önceliğiniz nedir, öncelikleri Tanrı değil saray, sarayı korumak için tecavüzlere sessiz kalıyorlar.

Bir dindara sorun Tanrı neden var, ‘nedeni’ yoktur, der.

Hiçbir din adamı Tanrı’nın neden var olabileceğinin ‘nedenini’ söyleyemedi söyleyemez, çünkü Tanrı ‘nedensiz’ var…

İman da öyle sorgusuz sualsiz nedensiz inanırsınız.

Ama çocukların düzülmesinin ya da kendini patlatmasının bir nedeni var, birileri keyif yapıyor birileri saray inşa ediyor birileri şehvet birileri servet peşinde, bakın ne kadar ‘neden’ var ortada.

Argümanı toparlayalım, evet bir Tanrı’ya ‘nedensiz’ iman ediyoruz, Tanrı’nın bir nesnesi yok, var mı yok mu bilemeyiz görülmez duyulmaz, ama çocukları düzmek ve çocukları intihar bombacısı yapıp patlatmanın bir çok siyasi sosyal psikolojik kişisel nedenini sıralayabiliyoruz, çünkü ‘nesnedir’ler, para kazanç her nesnenin bir mantığı bir nedeni vardır. Tanrı’yı var etmek ya da yok etmek elimizde değil ama bu ‘nesneleri’ bu ‘kurumları’ düzenlemek şeffaf hesap verebilir hale getirebilmek elimizde.

Şimdi başlayalım, bu tecavüzleri ve hırsızlıkları neden hep görülmeyen yerlerde yaparsınız. O görülmeyen gizli yerlerde acaba Tanrı yok muydu, sizleri iş üstünde görmedi mi?

Cevap verin, bence gördü?

TANRI TARAFINDAN GÖRÜLDÜĞÜNÜZÜ DÜŞÜNMELİSİNİZ

Tanrı sizi hırsızlık yaparken gördüğü halde siz şayet Tanrı’ya inanıyorsanız, Tanrı tarafından görüldüğünüzü düşünmelisiniz.

Ama utanmadığınıza göre ama vicdan azabı çekmediğinize göre ama hırsızlıklarınızı o gizlilik içinde hala sürdürdüğünüze göre, sizi gören bir Tanrı’nın olmadığına inanıyorsunuz.

İnsan aklı ya da imanı bu kadar çelişki bu kadar tutarsızlığı kaldıramaz.

Tartışmayı buraya getirmenin sebebi, işte burası, bu insanlar hırsızlık yaparken kendilerini tanrı’nın gördüğünü biliyorlar, ama Tanrı’yla onların hesapları başka, Tanrı’yla bir suç ortaklığı bir ‘gangester’ ilişkisine giriyorlar.

Aslında çocuğa değil Tanrı’ya tecavüz ediyorlar, çünkü Tanrı’nın da kendileri gibi ‘kurnaz’olduğunu düşünüyorlar, Tanrı’ya, seni görmediğimiz halde sana inandık sen de bunun karşılığında bizi görme, demek mi isterler.

Çünkü bir Tanrı olarak sen aslında yoksun, ben olmayan bir şeye iman ettiğimi biliyorum, olmayan bir şeye iman edip seni var ettim, çünkü olmayan bir şeye iman etmenin kazançları var servetim siyasetim şanım yürüyor, sana inanıp malı götürmenin popülerliliği bizim memlekette hala hiç bitmeyen bir eğlence.

Ve ben de ‘kimsenin görmediği’ bu hırsızlık bu tecavüz yerinde ağayım kralım babayım hükümdarım Tanrı’yım, ben de gücümü senin (Tanrı) gibi ‘gizlilikten’ ‘görülmezlikten alırım.’

Ve başkalarının yanında ise Tanrı’nın adını vererek dini otoriterlerce kararlaştırılmış saçma sapan hurafelerini konuşur bakara makara kullanırlar, çünkü bu ‘hurafeler’ sayesinde dini otorite olurlar ve bu görülmez yerlerin krallığını babalığını dokunulmazlığını ele geçirirler.

Bir insanın vicdanıyla ahlakıyla kalbiyle edebiyle test edildiği yer, hiç kimsenin görmediği yerlerdeki eylemleridir.

Çocukken kimsenin görmediği yerde burnumuzu karıştırmak gibi, kimse görmezse sen de bildiğini mi okursun, yoksa biri seni gözlüyormuş gibi, hareketlerine dikkat mi edersin, insanın kendine dürüst olup olmaması konusunda bu sorular ahlak’ın büyük yasalarıdır.

İnsan evladı anne baba arkadaşı çevresi ya da birilerinin hatırasına saygı duyduğu insanlar vardır ve görülmeyen yerlerde de bu kutsal hatıra karşısında görüldüğünü izlendiğini düşünür..

Ama bu içindeki gözlere rağmen yine görülmeyen yerleri  hırsızlık tecavüz için en ideal yer olarak kullanıyorsa, maske düşer, kişiliği vicdanı ahlakı kendini gösterir.

Bu yüzden temiz insan açıklıktan şeffaflıktan itiraftan görünmekten kaçınmaz.

Allah’ın gördüğünü herkesin gördüğünü düşünür.

Kamera görmüyorsa kimse görmemişse günah da suç da yoktur diyen bu canavar insanın içinde Allah yoktur.

BU KADAR İKİYÜZLÜ AHLAKLA BİR MİDE BİR İNSAN NASIL YAŞAR

Evrenin başında sonunda ne var bilemeyiz ama çocukları düzeriz ve patlatırız, evrenin dibi var mı ne zaman yaratıldı bilemeyiz, ama çocukları düzer ve patlatırız, Tanrı var mı yok mu bilemeyiz, iman eden soru sormamalı, imanı akılla anlamayız, ama çocukları düzer ve patlatırız, bu kadar ikiyüzlü ahlakla bir mide bir insan nasıl yaşar, saray dalkavukları dışında.

Gizli kapalı her yerde bir gören var, önce gören sensin, sen görüyorsan Tanrı da görüyor herkes de görüyor demektir.

Anadolu tasavvufu bin yıl bunu öğütledi, sen görüyorsan Tanrı da görüyor, senin içinde gören biri var, görüyorsan sorumlusun…

Çünkü bunlar ‘görülmez’ ele gelmez ağırlığı biçimi olmayan mutluluklara iyiliklere ve güzelliklere inanmazlar, mutlu olabilmeleri için bir şeyin ele gelmesi tutulması ağırlığı olması yenilmesi yutulması gösterilmesi caka satılması lazım.

Kimsenin görmediği karanlıklarda kendi şehveti kendi aç gözlülüğüne dizgin vuramayan bu insanlar bin yıllardır Tanrı’yı da imanı da seni de beni de herkesi ‘kandırarak’ yaşadılar ve o karanlıklarda bin yıllık yalandan riyadan kiliseler cemaatler imparatorluklar kurdular.

İnsan beyni ve kalbi çirkinliği hileyi görmesin, o düzenbazı, beyni ve kalbi rahat bırakmaz, hayattan tat aldırmaz, hayatı zindan işkence eder, beyni, başkalarına kapalı ve girilemez ama o insana açıktır, istediği kadar bastırsın hergün ne yaptı ne oldu o beyin o insanın önüne koyar, hesap sorar.

Beyni ve kalbi susturmak bastırmak mümkün değildir çünkü beyin ve kalp dürüstlük vicdan gibi ‘görülmeyen’ bir şeyle çalışır ve yaşar.

Kendine dürüst olmayan her insan hayatta o kadar karanlık boşluk hile kurnazlık bulur ki, dünyayı yese bitirse, doymaz.

Dini yer ilahi kitapları yer gelenekleri yer huzuru yer kardeşliği yer dostluğu vefayı arkadaşlığı toplum düzenini her şey höpür höpür yutar, yine doymaz.

Tanrı’ya iman, çok maliyetli eziyetli sabır metanet isteyen bir anlaşmadır, ben iman ediyorum,  kimse görmese dahi senin göreceğine ve cezalandıracağına inanıyorum, deyip haksız kazançtan beleşten lüksten uzak durmak, başkalarının hakkını yemeden kendi emeğiyle kazanmak, insan evladının en zor imtihanıdır…

Sadece şarlatanlar şöyle düşünür, ben hırsızlıkları Tanrı adına yaptım, yoksullara para bulmak için yaptım.

Bu laflar bahaneden öte kendilerini bir ‘dokunulmazlık’ içinde gördüklerini gösterir.

Kimdir dokunulmaz olan, azizler evliyalar imtiyazlı ilahi varlıklar melekler, kendilerine ve topluma ve yoksulluklara iyilik yapmak onların göreviymiş.

Yoksullara yardım etmekle vazifeli bu imtiyazlı kullar maneviyatı üniforma gibi giyerler.

Tanrı’nın sevdiği çok özel kulların üniforması, Tanrı bunları hep affediyor, çünkü hırsızlık kendisi için yapıldı?

Sevgili diktatörümüzün dini bahanesine bakın, yoksullara bağışlamak için halkın parasını çaldım.

Peki sevgili diktatörüm hırsızlıkları yoksullara dağıtmak için yaptın ise niçin ‘gizli’ ‘görünmez’bir yerde yaptın?

Tanrı mı istedi senden kimse görmeden hırsızlık yap ve kimse bilmeden yoksullara dağıt ey ilahi aziz dikitatör kulum diye.

SEVGİLİ DİKTATÖRÜM…

Sevgili diktatörüm tecavüzler hırsızlıklar neden hep ‘gizli bir yerde’ yapılıyor!

Sadece Tanrı görsün ama biz kulları görmeyelim mi?

Tanrı biz yokken size çok özel bilgiler sırlar mı veriyor?

Sevgili diktatörüm Tanrı’nın ne dediğini sadece sen ve seninkiler anlıyor, Tanrı’ya ne söylemesi gerektiğini, sadece neden dalkavuğun dini otorite bilip karar veriyor.

Ya sen Tanrım, içimizde bazı kafir doktorlar var, kendilerinde manevi dokunulmaz  dini otorite gören bu insanlar için ‘deli’ diyor tımarhaneye kapatılmalı diyor.

Bu kafir doktorlar Tanrım, başka bir şey daha diyor, bir insan beyni ve kalbinde yaşadığı hırsızlık riya ikiyüzlülüğün huzursuzluğundan baskısından kurtulmak için tek şansı kalıyor, o hırsızlığı halka benimsetmek, o tecavüzleri halka onaylatmak.

Sevgili Tanrım, bu hırsızlığı bize onaylatmak için şimdi kan gövdeyi götürecek delirecek kuduracak ortalığı yakıp yıkacak, başka şansımız kalmadı Tanrım. Halife olacakmış.

Sevgili Tanrım bu manevi makamı ona hangi özel yerde bahşettin?

Sevgili Tanrım senin bu özel adamların tarih boyu niçin hep suç örgütüne dönüştüler, neden hepsi durmaksızın peşpeşe diktatörlük hevesine kapıldılar!

Sevgili Tanrım, senin bu özel adamlar niçin tarih boyu birlikte zıkkımlandıkları birlikte düzdükleri birlikte soydukları bu düzeni hep kapalı izbe görülmez cemaat odalarında doğup büyüyüp serpildiler.

Sevgili Tanrım, senin bu İslamcılar doğrusu çok akıllıca bir yatırım yaptı!

Kimsenin görmediği izbe bir yerde seninle buluşmuş seninle anlaşmış seninle pazarlık yapmışlar!

Sevgili Tanrım, sarayların oğlanların düzmelerin patlatmaların hırsızlıkların önünü açan bu imtiyazlı azizlere bu nimetleri veren sana şükrolsun, hamdolsun.

Sevgili Tanrım, bir gün senin bu özel kuluna bu kadar serveti nasıl yaptın dedim, Allah seni inandırsın, tarihlerin gelmiş geçmiş en büyük yalanını yüzüme karşı söyledi: Allah veriyor, dedi.

Sen mi verdin? Nerde verdin, niçin verdin?

Şu büyük meseleyi bir daha görüşelim sevgili Tanrım, bir insan görmediği insanları neden sever, niçin insanlar birbirlerini karşılıksız sever?

Sevgili Tanrım, minik bebeklere kadar her insan yavrusunda çıkarsız menfaatsiz karşılıksız bir iyilik bir güzellik duygusu neden vardır.

Karşılığı servet para saray han hamam değil, sadece ‘iyilik’, iyilik Tanrım, görülmez tartılmaz ağırlığı yok, ama her insanda gördüm o iyiliği.

Vallahi, yüzüne karşı söyleyeceğim artık,  Tanrı olsa da olmasa da, iyilik güzellik diye insanların içinde karşılıksız bir sevinç var.

Hiç tanımadığı insanlarla bölüşmenin hiç tanımadığı insanlara yardımın etmenin tarifsiz bir neşesi var.

Sevgili tanrım, bir de sen anlatsan şu özel kuluna, içimizde yaşayan bu nedensiz iyilikler karşısında hiçbir imparatorluk hiçbir diktatörlük neden duramadı.

Kanıta delile otoriteye yoruma tefsire birine anlatmaya birine izah etmeye böbürlenmeye kibre makama saltanata ihtiyacı olmayan bir iyilik karşısında kimse duramadı, bir hatırlat.

Bir daha gelirse senin ki özel görüşmeye, bu nedensiz iyiliklerin sonsuz lezzetlerinden bir zahmet bahsediver ona, bırak şu sarayı saltanatı, insan ol, de, bırak iki de bir ağzına Allah’ın adını almayı, Allah senin içinde seninle konuşan vicdanındır kalbindir beynindir, deyiver. Senin gördüğünü herkes görüyor, deyiver.

Çünkü sevgili Tanrım, çok riyakarlar çok karanlıklar çok alçaklar çok hırsızlar çok tecavüzcüler ve doymuyorlar, ve bu iğrenç şeylerin üstüne her defasında, Allah Din Kitap yazıyorlar.

Nihat Genç

Odatv.com

↓