Şeytan dedikleriyle aynı yatakta seks yapıyorlar

Bu dehşet canavarı bu toprağa benzemiyor, bu kültürün çocuğu değil, bu canavar, dünyayı mezhep mezhep din din siz-biz diye ayıran yüzyıl savaşlarına otuz yıl savaşlarına I. ve II. Dünya savaşlarına, bu canavar beyaz adama benziyor!

Osmanlı’nın çürüyüşü ve çöküş dönemi İslamcı ideolojiyi yenilmiş intikamcı cinnet bir öfke sahibi yaptı. Derin dini bir öfke.

İSLAMCI İDEOLOJİNİN O MARŞLARI YASAKLAMASI BOŞUNA DEĞİL

Siyasi tarihimizin ötesinde bir de ‘duygu tarihimiz var’, Osmanlı’nın son günlerini en iyi anlatan ruh haleti Abdülhak Hamit’in ‘Makber’ şarkısıdır, öte dünya, türbe, karanlık, mezar, beddua uzaya uzaya derin bir mutsuzluğu anlatır. Neşesini yitirmiş yaşlı yorgun bitkin ölüme odaklı bitmeyen bir keder bütün ruhu esir almış kasvetli bir yakarış.

Bu koyu kasvetin karşısına Kurtuluş Savaşı günlerinde ‘dağ başını duman almış’ ‘çıktık açık alınla’ ve sonra ‘İzmir’in Dağlarında çiçekler açar’ gibi coşkulu sevinçli hiç endişe ve ürperti taşımayan canlı diri ve birlikte tempo tutulan neşeli marşlar koyduk.

İslamcı ideolojinin bu marşları yasaklaması boşuna değil, onlar ayaklarını abdesthanede ovalayarak zamanı harcayan, kimseyle el ele tutuşmak istemeyen, kimsenin kendisini okşamasını müsaade etmeyen, ördükleri türbe mezar ideolojisinden kurtulmak istemeyen, başka bir ruh halini yaşıyorlar.

Dünyayı canından bezdiren bu ruh haleti bugün canlı bombalarla nükleer infilaklara dönüştü.

Bu duygusal reaksiyon hayata karşı kör bir saldırı, dünyaya karşı manyak bir savaşa dönüştü.

Bu duygusal reaksiyon haçlı savaşı diyor müslüman-kafir diyor bizden olan olmayan diyerek sokak sokak cinnet geçiriyor.

CAHİL BİR KÖY İMAMININ ÖFKESİNDEN BİR DÜNYA CİNNETİ HAZIRLADILAR

İslamcı ideoloji iktidarı topyekün ele geçirdiği halde bu cinnet öfkesi bu sıkıştırılmış duygu durumundan zırnık kurtulamadı.

Bilgiden yoksun ev kadınları ruhsal ve duygusal durumlarını nasıl astroloji ve fallara emanet etmişse, İslamcı yazarlar da, duygu durumlarını batı ve haçlılar karşısında ezikliğin barometresiyle ayakta tutuyor.

Cahil bir köy imamının öfkesinden bir dünya cinneti hazırladılar.

Siyasette ve insanlıkta ve atmosferde nasıl bir değişiklik olursa olsun o köy imamının kaba öfkesi dinmiyor bütün yazarlarında cumhurbaşkanına kadar beden buluyor.

Bu cinnet halindeki öfkeye uzun yıllar boyu edebiyat medya akademi kıymet vermedi, hortlaksı resmini karikatürünü çizip bıraktı, bu kaba öfkenin bir gün yok edici bir intikama dönüşeceğini hiç biri tahmin edemedi.

Bu cinnet öfkesinin uluslar arası düzeni hatta sanatı bilimi hatta dünyanın tüm sokaklarını imha ederek insanlığa meydan okuyacağını kimse öngöremedi.

Gelmekte patlamakta olan bu cinnete yeterince kafa takmamakla hepimiz bizler de suçluyuz.

İslamcıların öfkesine hukuk kurumları dayanamayıp çöktü, İslamcıların öfkesine sokaklar barut fıçısına döndü, Orta-Doğu’da müslüman müslümanla herkes herkesle savaşıyor.

Yüzlerce İslamcı yazar bir tek örnek vermek mümkün değil diyelim küresel ısınmaya karşı en küçük bir öfke patlaması göstermedi, diyelim, hırsızlık yolsuzluk ve sapıklığa karşı en küçük bir öfke patlamasında bulunmadılar, yani, normal dünyalıların öfkelerine benzemeyen tek bir savaşa odaklı bir cinnet.

İslamcıların bütün bedeni ve zihinsel aktivitelerini meşgul eden önyargılarla beyinler yıkanarak oluşturulmuş öğretilmiş ideolojik bir öfke.

Tam iki yüzyıldır bitmeyen marazi arızali bir öfke, bindiği cumhuriyeti patlatan bir öfke, bindiği hukuku yıkan bir öfke, çıktığı ekranları imha eden bir öfke.

Bitmeyen bir öç planı. Bitmeyen bir ‘düşmanlaştırma’…

Bir yanlış yapsanız yapmasanız da bir kabahat işleseniz işlemeseniz de bu cinnet öfkesinin muhatabısınız.

Bu cinnet öfke iktidar gücünü arkasına aldığı günden beri kitleselleşti, düşünceyi kovdu, yargıları mutlaklaştırdı ve sanata eğitime medyaya okullara sokaklara her yere sirayet etti.

Artık bu öfke Anadolu toprağı cumhuriyetin derisine beynine tümör gibi sirayet etti, ciddi bir‘kangren’.

Bu cinnet öfkenin sahiplerinin mesela bilimsel bir makale bir sanat eseri ortaya çıkaramamaları çok manidar, çünkü bu öfke sadece zarar vermeye, canımızı yakmaya, insanlık ailesini dağıtmaya odaklı.

Bakın bu cinnet öfke Yahudilerin kızgın tanrısına ne kadar benziyor, tanrıları birbiriyle savaşan yunan mitolojisine ne kadar benziyor, birbirlerine gazap yaşatan bir tarih!

Bu cinnet öfkeyi yatıştırma durdurma gayretinde bir tek numune olsun İslamcı yazar neden göremiyoruz?

Sanmayın yeni bir hükümet kurulur ve şalteri indirir indirmez bu cinnet öfke durur, artık bu cinnet öfke liderinden başka hiç kimsenin açıp-kapatamayacağı bir öfke.

Artık bu öfke Avrupa’nın Amerika’nın dünya siyasetinin ta kendisi.

Ve bu öfkesinin karşısında durmaya yeltenenler çok geçmeden aynı cinnet öfkeyi taklit etmekten öte gidemiyor, suç bizim çünkü bu öfke, önce Türkiye’yi ele geçirdi ve sonra Orta-Doğu’yu kışkırttı, şimdi dünyanın başına bela oldu.

DÜNYA S.KİNDE OLMAYAN BİR ÖFKE

Bir dünyalının, kişinin, bir aşağılama bir haksızlığa karşı bir öfkesi olabilir ve doğru ve güzel bir öfkedir, ama şu yaşadığımız dehşete bakar mısınız, Yunan tanrıları gibi Yahudi tanrısı gibi gazaptan gazaba savaştan savaşa durdurak bilmeyen doymayan tatmin olmayan kudurmuş iflah olmayan bir öfke.

Dün aynı yatakta seviştikleri cemaatle savaşlarında karşılıklı aynı dehşet saçan öfke, dün şeytan dedikleri İsrail’le bugün aynı yatakta seks yapacak kural tanımaz öfke.

Dolandırıcılıktan hırsızlıktan ahlaksızlıktan korkmayan dünya .ikinde olmayan bir öfke.

Anlatılmaz başka tür bir şey, tanımadığımız bir hayali canavar geziyor içimizde. İnsanları biz-siz diye ayırıyor, Nazi Almanyası deneyimlerine rağmen Freud ve takipçilerinin psikolojide sosyolojide bunca makaleye rağmen yeterince tarif edilmemiş bir öfke.

Ben Allah’ın adaletine inanıyorum ama Allah’ın yarattığı eşcinseller hariç, Allah’a inanıyorum ama başkalarını ortadan kaldırmak istiyorum, bu ne demek, Allah’ın yarattıklarına tahammül edemeyen bir iman.

Başkasına katlanmayı başkasına tahammülü başkası için fedakarlığı, özveriyi başkasının haklarını ve varlığını hiç düşünmeyen bir iman, İslamcı ideolojinin yarattığı bir iman.

Sosyal fobileriyle ayetleri karıştıran bir iman.

İnsan içinde oturmayı sokaklarda gezmeyi bilmeyen bir iman, büyüye büyüye sosyal fobilerin bir ‘din’ haline geldiği bir iman.

Ve başlarında, bu korkuları yayarak büyüterek genişleterek olumlayarak taraflayarak düşmanlaştırarak bu korkularla dalga geçip oynayan bir lider.

TERÖRE DESTEK VEREN OBSESİF SOLCULARIMIZDA AYNI ÖFKE

Bangi-jumping (köprüden iple atlayanlar) yapanların tapındıkları o adrenal! Rusya’yla dalaşıyor aynı bangi-jumping adrenali, israil’le küfürleşiyor barışıyor aynı bangi-jumping adrenali.

Seyreden dehşet yaşıyor, ama bu öfkeyi iman sananlar siyaset deyip eğleniyor!

Panik halinde kişinin çılgın ve amaçsızca koşusuna ‘amok koşusu’ denir, Ey Putin Ey Esat’la sınır tanımayan bir öfke, kayışı kopartmış bir öfke.

Artık bu delirmiş öfke dünyaya salınmış büyük kaygı!

IŞİD PKK fark etmiyor, işte gözümüzün önünde teröre destek veren obsesif solcularımızda aynı öfke. Karşısında hiçbir şey yapamayacağımız çaresizliği öğreten dehşete düştükçe, zil takıp oynayan beyni bloke edilmiş solcusundan dincisine kadar birbirlerine dehşetle saldıran öfke.

Terör korkusundan korkunç zevk duyan adrenal salgılayan özgürlükçü aydınlar, intihar bombacısının dehşeti bizlerin kanını dondururken özgürlükçü aydınları(!) büyüleyen, kendi iradelerini askıya alıp, terör komutanlarına teslim olmuş yazarlar!

Yedi sekiz yıl süren Ergenekon Balyoz sürecinde mahkemelerde savcı ve hakimleri görünce, sormuştum bu soruyu, bu kadar gaddar bir öfkeyi bu savcı ve hakimlere kim öğretti?

Bir insan bu kadar hukuksuz kanunsuz imansız kültürsüz nasıl olabilir, diye o gün bugün soruyor yazılar yazıyorum.

Bir cemaatcinin bir İslamcının insan olarak bu kadar kör bu kadar vahşi nasıl olabildiğini içinde yaşadığımız vahşetin şahitleri olarak anlamaya çalışıyorum.

Birinci ve II. Dünya Savaşı sonrası büyük iç savaşlar sonrası, sosyolog psikolog filozof herkesin bir gözlemi oldu, okuduk.

Bu vahşete birebir şahit olan bu toprakların şahidi olarak nacizane insanlık adına düşüncelerim tariflerim açıklamam şunlardır:

Dünyayı döndüren aşktır, güzellikle döndürür, sevgili daha önce suratımızda kimsenin görmediğini görendir.

Her aşık inanmış insandır, ayrıca dini sorulmaz.

Aşk başkasına yayılan insanlığa genişleyen hayatın anlamıyla bütünleşen şeydir, aşık, dünyayı ‘anlamış’ insandır.

Talihsizlerin altta kalanların açların kaderiyle bizi eşitleyen merhamet duygumuzdur.

Bizi başkalarıyla eşitleyen duygularımız her coşkuya ortak olmak ister, çekilen acılara ortak olur, dökülen gözyaşına ortak olur.

DİNLER IRKLAR BU DUYGULARI ‘ELEKTEN’ GEÇİRİR

Kardeşlerim, başkalarına eşit ortaklar olmaya bizi zorlayan duyguların sahibiyiz.

Duygularımızın aklı yoktur dini yoktur kültürü yoktur, Japonlar da Afrikalılar da bizim gibi güler ağlar bizim gibi coşar bizim gibi üzülür.

Duygularımız çiçek polenleri gibidir ırk din dil tanımadan her tarafa ulaşmak herkesle coşkuyla döllenmek ister.

Duygularımız hiç tanımadığımız yönetmenlerin filmlerini neden merak eder, bizi dünyaya ortak kılmak için neden bu kadar kitap hikaye okutturur.

Kardeşlerim,

İnsan duyduğu işittiği gördüğü her şeye kendini eşitleyip ortaklaştıran ‘duyguların’ sahibidir.

Duygularımız hangi fikrin hangi ideolojinin sahibi olursanız olun duyduğumuz hikayeleri gördüğümüz filmleri acısına üzüntüsüne şahit olduğumuz insanları ‘başkası’ olmaktan çıkartır.

Duygularımız bu Afrikalı bu Amerikalı diye ‘seçici’ davranmaz.

Duygularımız bunlar münafik bunlar kafir diye ideolojik dini listeler yapmaz.

Duygularımız kendini insanlığın bir yarısına asla kapatmaz.

Duygularımız çiçeklerin bir yarısına kokuların bir yarısına şarkıların bir yarısına kendini kapatmaz.

İnsan gülüşünü insan sevimliliğini insan nezaketini insan gözyaşını insan şefkatini her yana her tarafa sınırsız yerlere göklere uçsuz bucaksız ülkelere göndermek göstermek ister.

Tıpkı rüzgarda çiçek polenleri gibi her yere gitmek her yere uçmak ister.

İnsan ona da buna da gülmek adını cinsini ülkesini bilmediği insanlara da merhamet göstermek onlara da aşık olmak onlarla dans edip coşmak ister.

Duyguların milliyeti ülkesi yoktur duygular ‘üniversaldir’.

Dinler ırklar bu duyguları ‘elekten’ geçirir. Bir duygu eğitimi olarak din ve ideoloji dünyanın lanetidir, çünkü, kimlere üzüleceğinize kimlerle sevineceğine isim isim onlar karar verir.

Oysa duyguların bulaşıcı ve tutkal gibi empatik özellikleri vardır, bu duyguları okullarda cemaatlerde din derslerinde dini ırkı ideolojik önyargılarla kesip çıkartamazsınız.

İnsanları yan yana oturtmazsanız, insanlara başkalarının hikayelerini anlatmazsanız, insanların başkalarıyla coşkulu danslarına katılmasına izin vermezseniz, insanların başkalarına sarılmaya evlenmeye aşık olmasına karşı çıkarsanız, çocukları kendi içine kapatırsanız, çocukları dünyaya aşka başkasına karşı‘onlar bizden değil’ diye tenbihle beyinlerini yıkarsanız.

O çocukların başkalarına ulaşamayan duyguları o çocukların yeşeremeyen duyguları o çocukların başkalarına sarılamayan duyguları ‘dehşetin’ oyuncuları haline o çocuklar ‘canavar haline’ gelir.

Operasyon mahkemelerinde cemaatin dershanelerinde büyümüş savcı ve hakimlerin gaddarlıklarını gördüğümde, kafamda bu sorular dönmeye başladı.

Dersanelerinde tv bile seyretmesi yasak dünyaya kapalı ağbilerinden başkalarıyla oturmamış konuşmamış dertleşmemiş bu çocukların ‘canavarlaşması’ çok da şaşılacak bir şey değil.

İşid’in PKK’nın İslamcıların siyasileri yazarları intihar bombacıları, ideolojik odalarından çıkamamış, dünyalılarla tanışamamış, dünyaları ideolojik katı siperlerle ayet adı altında emirler komutlarla çevrilmiş çocuklar!

Eğitim kültür öğretim aile çevre okul medya ve akademinin insanlığa karşı tek bir görevi vardır, duygularını çocuklar herkesle birlikte yaşamasını, şarkılarını danslarını insanlıkla birlikte öğrenmesi, aşklarını neşelerini herkesle birlikte yaşamalarının önünü açmak.

Duyguları siz-biz diye ayırırsanız, duygulara ideolojik dini etnik kimlikler verirseniz, duyguları körletirseniz, neşeyle coşkuyla duygularını yaşamalarına izin vermezseniz, o duygular bir kara delik gibi içine çekilir, büzülür sıkışır, basıncıyla infilak eder, insanlığı havaya uçurur.

Oysa bir dans bir gülümseme birine sarılmak başka bir kültürle tanışmak bu iletişim çağında çok da zahmetli maliyetli bir şey değil.

Bir de bakın, TRT’si, Milli Eğitimi, Medyası, Diyanetin hocaları, sabahtan akşama kadar neyle uğraşıyor, çocukların hem üstlerini hem akıllarını hem duygularını dünyaya başkalarına kapatmakla meşguller.

TRT’si, Milli Eğitimi, Medyası, Diyanetin Hocaları, ‘kapatmakla’ meşgul, okullarımızı nükleer tesislere çocuklarımız uranyum madenlerine dönüştürmüşler, çocuklarımızı ‘bomba’ yapımında kullanıyorlar.

Cemaatin bombalarına bakın PKK’nın bombalarına bakın İslamcıların bombalarına bakın, hepsi kitle imha silahlarına dönüşmüş.

Şairlere edebiyatçılara hikayecilere müzisyenlere dansa sanata kapatılmış bir nükleer tesis…Dün gizli çalışıyordu bu nükleer tesis şimdi devlet eliyle senin benim vergimle.

Senin benim paramla çocuklarımızın duyguları din deyip ideoloji deyip kimlik deyip siz-biz deyip kapatıp kapatıp insanlığa güzelliğe coşkuya marşlara, duyguları nükleer bombalar gibi sokaklarımızda beynimizde kalbimizin ta içinde patlatıyorlar!

Nihat Genç

Odatv.com

↓