Sınıfta kaldığım o sene

BİR

Sevgilim dinlemeseydi böyle bir dünya yoktu.

Zihnin öğütemediği şeyler insanı ya deli ya yazar yapar.

Zihnin öğütemediği şeyler eski helalara dökülen tuz ruhu gibi, ağu denir fare zehiri, tırsar yanına yaklaşamazsın delerek yakar.

Serseri boş zamanlarda ona buna etrafa bakınarak yürümek, gözler ne alır ne verir, bakmaya doyulmayan heves nedir, gezdiğin gördüğün şeylerde seni çeken gizli bir ‘ip’ mi var, dağların denizlerin manzarasında boynumuza vurulmuş görünmeyen bir ip’i mi var?

Sokakta dolaşamamak hatıralarda gezinememek, tomruğa zincirle bağlanmış ayı gibi, gündelik siyasetin içinde yığılıp kalmak ağrına gidiyor insanın, ipimizi kopartan bir şey var.

Kemanın titreyen ipleri…

Kemandan çıkıp belleğinde görüntüye dönüşen nedir?

Kemandan çıkıp mermeri ağlatan nedir?

Anıları çıkartın geriye oyuk gözler ve birkaç kemik kalır.

Kelimelerin sırrını kazıyın altından define gibi çocukluk çıkar.

Benim kuşağım ergenliğe geçiş yılları orta ikinci sınıfta hep kalmıştır.

Sınıfta kalınca sürüde (grupta) daha çok sivrilip görülmeye ve o kadar gözden çıkartılmaya yitip kaybolmaya yakın incecik çürük bir yerde kalırsın.

Elli yıldır ayaklarım altındaki bu incecik çıtırdayan eğreti mekan hiç değişmedi.

Sınıfta kaldığım o sene, günde üç ayrı maç çıkartırdık, caminin baş çeşmesinden ölmüş gibi su içmekten ve bugün de gönlüm çektikçe yazmaktan başka, hiçbir şeyini umursadım hayatın, ağusundan kaçmak için ipin ucunu hiç bırakmadım.

Neden hayatı hep çocukluk resimleriyle açıklamak istersin?

Çocukluk bir din mi yaşlanıp kirlendikçe bedenini o dinin kutsal resimleriyle mi yıkamak istersin?

Ya da pilimiz bitince mi çocukluk resimlerinin şarjına bir daha dönüp bir daha bağlanmak isteriz.

Yoksa bir yağmur dayağını daha kaldıramayacak hale gelince mi yazmak istiyor insan.

Sınıfta kaldığım o sene derenin sürüklediği ölmüş köpekleri yolun ortasında araba lastikleri altında kürkü preslenip kurumuş fareleri ve kargaların gözlerini seyrettim.

Mezarlığın en büyük servisinin altında bir kirpi, başından ayrılmadım, korktu ve kapandı, yüzünü göremedim, hayatta yüzüne karşı açık açık konuşamadığım o kapanık yaratığı hiç unutmadım, sevgilime işte böyle şeyler anlattım.

O günlerde, salyalarıyla ısırıp saldıran köpeğin, kafası taşla kırılmış, kol bacak çiğnenerek ezilmiş, cansız leş halini, etrafını çevirip ibretle izlerdi halkımız.

Leş kelimesini canlı canlı görmek.

Evcilleşmemiş disipline uymamış, sınıfta kalmış, bugün de değişmedi, sınıf atlamamış hiyerarşiye boyun eğmemiş para kazanamamış kafası ezilmiş leş halimizden ibret çıkartarak seyrediyor büyük köşeli siyasiler.

İKİ

Pastacının ağızda hemen eriyen bembeyaz kaymaklıları, bir demir lira kadar küçücük acıbademleri, Pazar sabahları kuyruğuna girilen Pazar pideleri, dumanı tutan el yakan ve içine tereyağ gömülen ve kucak dolduran ekmekler, börekçinin camekanında kıpkırmızı çiçekler gibi açmış kenarları kızarmış kıtır kıymalı böreği, sınıfta kaldığım o sene, iştahım bir kaçtı pir kaçtı, canım hiçbir lezzetini çekmez oldu.

Gözlerim küstü yargıç oldu, yiyenlere düşman oldum, içim gidip gözüm seyretse kendimden utanır oldum.

Alt tarafı bir kek diyeceksiniz, ah sünger gibi yumuşacık pantispanya ah, çok sevdim çok istedim, ağzımın suyu aktı ama yüzüne karşı söyleyemedim, sevgilime hep bu hikayeleri anlattım.

Doğduğum topraklarda dağlar gezine gezine dolana dolana çıkılacak yumuşacık değirmi tepelerden değildi.

Diktiler, saka kuşları gibi kuş uçumu kurtların tek başına uluduğu tepelere korkmadan ve yorulmadan inip çıkan tabanlarımızdaki kuvvet, hangi cesur hayallerle kanatlanıyordu, bu donmuş anılar kasetini hala dolaya dolaya bize seyrettiren kimdir?

Hala sevimsiz bir yazı yazsam omuzlarım düşer lezzetlerin en güzeli şöyle bir yürümenin tadı kaçar, o tepelere çıkasım gelir.

Kanat çırpmasını hiç bilmeyen biblo kuşların manşetlerden tepelere jeeplerle uçurulduğunu gördükçe, o yıllardan yüzüme yerleşen sert bakışlarım çivileşir, çivinin ucundan hatıraların mürekkebi, o eski ormanlarda şıp şıp yağan yağmurlara karışır.

Sınıfta kaldığım o sene serseri köpekler gözümde kahramanlaştı, dinden imandan azade köpeklerin uygarlığın bütün sır ve yasaklarına meydan okuyup sokak ortasında çiftleşmesi, bir spartaküs gibi gözümde büyüdüler.

Pazarın orta yerinde ahlak’ı hiçe saydıkları için suratının tam ortasına kürek yiyen bu iki köpek, gözlerimin önüne gelir tarihimin isyankar tahtına oturur, bir gün intikamlarını almak için arkadaşlarını toplayıp şehri basacaklar diye hala umutla yazarım.

Çarşı esnafının ellerinde kovalarla su ve sopalarla hücuma geçişi, böyle şeyler anlatırdım sevgilime.

Uygunsuz çiftleşme karşısında ahalinin galeyana gelmesi bağırış çağırış tekme sopa sonunda ayrılmayan köpeklerin törenle köprüden atılması, anlatınca, irkilirdi sevgilim.

Ve sonra ahalinin köprüden aşağıya topluca bakıp, öldüler mi ölmediler mi, diye değil, ayrıldılar mı ayrılmadılar mı, dualar küfürler lanetler tekbirlerle çok şükür ayrıldılar çığlıkları, köprünün üstünden alkış tufanı.

Köprüden aşağı köpekleri atan gözleri öfkeden yanmış patates gibi iri kıyım kirli gömlekli kasabın terli sırtının bir şampiyon gibi sıvazlanması.

Köpekleri bugün de çok severiz ama ortalıkta çiftleşmelerine?

Böyle felsefi süsler de iliştiririm hikayenin sonuna.

Sevginin de sınırları var, kapıyı kilitleriz, kapıya kilitleriz, sağı solu kolaçan eder bir daha her yeri kilitleriz, sevgilimle dünyaya kapıları kilitleriz, her yeri sıkı sıkı kilitledikten sonra sevgilimle bir mağarada oturur gibi öyle sessiz hiç konuşmadan, kapanınca kapılar içimiz rahat kilitlenince kapılar nirvaya ermişiz gibi, hiç konuşmadan baş başa kalabilmek için dünyaya kapıları kilitleriz.

Kapıları kapatmak sanatların en büyüğüdür, kapıya kapatabilmek için tamı tamına sizden daha cesur biri lazım.

Dünyayı dolaşsan suskunluğunuza kapanacak birini bir ömürde ancak bir defa bulursun.

Uçurumundan atılınca ayrılan köpeklerin neden ters istikamete kaçtıklarını, kapatılmış kapılar arkasında sevgilime, tarihlerin en büyük bir insanlık sorusu olarak, sordum.

Birbirlerini suçluyorlar birbirlerini sevmiyorlar mı artık, halk düşman diye, bir daha o iki sevgili köpek bir araya gelmeyecek mi?

Yoksa köpek şöyle mi düşünecek, yaptığım yanlış değil ama galiba yanlış yerde yanlış biriyle çiftleştim, oysa köpeğin tek suçu, kapıyı kilitlemedi.

Sayısız ve önemsiz hatıralarınızın içine dalın ve bu sorunun cevabını çabucak bulun.

Yoksa gözyaşları pınarlarından değil kemiklerinizden reçine gibi sızım sızım dökülür, annenizin sizi okşayan elma kurusu parmakları, bir fosil gibi kökleşmiş şakaklarınızdan damar damar görünür.

Yazarlığımın köklerini arıyorum.

ÜÇ

Neden uluorta herkesin önünde canımın istediğiyle değil, neden uçurumdan attılar, ters istikamete başka yöne neden kaçmadım, ama o vahşi köpeklerin gece gündüz izini sürdüm, dere boylarından sokak aralarına öldürülmüş çürüyüp kokmuş cesetlerini gördüm, kalemim, suç ortağımın ardından tin tin koklaya koklaya götünden ayrılmadı, sevgilime işte bunları anlattım.

Sınıfta kaldığım sene, götümüz tekmelensin kulaklarımız çekilsin yanaklarımız haşlanarak tokatlansın parmaklarımız üstüne tahta cetvelle vurulsun bacaklarımız şimşir sopalarla yana yakıla dövülsün diye mi yaratıldı, sevgilime işte bunları anlattım.

Bu göt çok sert tekmeler yiyecek, bu kulak çok çekilecek, gün gelir yalanlardan yorulursun ve bu filmi sil baştan bu sefer kusursuzca bir daha izlemek için, göze almalısın, göze almalıyız…

Bu tekme tokat ahali dayağı?

Sokak ortasında gerçek bir aşk dayakla mı çözülür? O halde hayallerimdeki aşkı hangi dayağınız çözecek?

Bir ülke bir aşk yangınında ilk kurtarılacak anıların uzun bir listesi, yazarlığımı arıyorum.

Sınıf geçmek içindi, kaldım, benimle aynı sınıfta kalan kankardeşimi babası demirden kapı arkasında şimşir sopalarla dövdü.

Kankardeşimi babası haşat etti, sonra sokağa sürükledi başını bir kavanoz kırar gibi kaldırım taşlarına vurdu, vurdu, etraf kalabalıklaştı.

Kimse tutmadı, incecik kolları bacakları felçliler gibi karıştı, bayıldı yerde kaldı, hırsını alamadı bir de üstüne çıkıp çiğnedi.

Kankardeşimin yıkıldığı o yerden hala kalkamadım.

Yıkıldığı o yerde, tek kişiydim babasına karşı koyacak gücüm yoktu.

Yıkıldığı o yerde, ezilerek ölmüş köpek gibi ters dönmüş elleri vidası fazla döndürülmüş boynu.

Bir daha ders çalışmak sınıf geçmek mi?

O çaresiz güçsüzlük zayıflığım içinde orada bir devrim oldu, tarihten göklerden bir el başımı dik tutmak için indi, kendimi bir anda dünyanın merkezi gördüm, bir daha yürümedim, dünya etrafımda döndü, başımı dik tutan sahibini bilmediğim o el, tarihime girdiğim ilk gün oldu.

Şimdi kitap imzalayan yolda yürüyen karşıdan gördüğünüz ayağa kalkıp sizinle tanışıp konuşan bu yazıları yazan, başka biri.

Sırası geliyor zevkine doyamamış susamış gibi anlatıyor.

Zevkine varmaya yetersiz kaldığımızda aşık oluruz.

Zevkine varamadığımız her şeyi sevgilinin yüzünde seyrederiz.

Yüzünde henüz sunulmamış ifadeler keşfetmek için, durmaksızın sevgilime işte bu hikayeleri anlattım.

Sopadan sakınan ellerim, korkuyla kaçınan donakalan kollarım, dayak yerken korkudan esas duruşta, kankardeşime ihanetimi anlattım.

O minicik kurumuş elleri o incecik ayak bilekleri morardı kankardeşim ezilmiş bir kara böcek gibi yerde yatıyor.

Topluiğne ucunu batırıp and içerek parmak ucumuzu emmiştik, anca da beraber kanca da beraber, şimdi yerde, alnı burnu kan revan içinde, yerde kımıltısız çöpe atılmış ölmüş köpek yavrusu.

Çiçekleri yolunmuş eğri büğrü bir çalı yığını gibi, oysa ne cesur top oynardı, mahalle arsasında ne zaferlerimiz var.

DÖRT

Bir hafta geçmedi, yediği dayakları karnaval gibi masallayıp ikiye katlamayı ve doyumsuz ballandıra ballandıra her fırsatta anlatması şaşırttı beni.

Ama süslenmemiş gerçek hikayeyi artık soyulup kanayan derisinden fırlayan kemiklerin her birinden nasır gibi şişmiş soğuyup donmuş gözleri daha sahici anlatıyor.

Nasıl anlatıyor hiç bitmeyen hiç susmayan bir edebiyat makinesine dönüşüyor ağzı.

Bir insan yediği dayağı niçin anlatır, içine atsın, konuşmasın.

Anlattıkça kafamızda mı büyütürüz yoksa hayatın sıkıcı tekrarlarına karşı dalga geçip meydan okumayı dayılanmayı mı öğreniriz.

O sene bir karanlık ağız durmaksızın dikine konuşmayı öğretti, sevgilim yazarlığım, işte hayatım budur.

Tecavüz gibi nasihatlar verip rahatlamalarına disiplinli bir köle gibi kucaklarına oturtmalarına izin vermedim, sevgilim hikayem budur.

Kankardeşimle saklanmak için izbe yerler aradık bir mağara bulup sessizce öyle durduk, sevgilim, o mağarada bir devrim oldu, birden, çalı çırpı kendiliğinden tutuştu, alevli bir çığlık yana yakıla içimize düştü, kalk lan, şu evlerin camlarını kıralım…

Burada baban seni dövmüş orada hiç tanımadığın bir evin camlarını kırmak, kime anlatsaydım hikayemi, yalnız sevgilim inandı.

Sevgilime hep böyle hikayeler anlattım.

Sınıfta kaldığım o sene yalıda yosunlu kaygan kayalıklar üzerinde sıçrayıp atlayarak tek ayağı boşlukta riskli yürümeyi.

Sınıfta kaldığım o sene o bekçili kalın yüksek duvarları çivili cam parçalı girilmeyen zengin bahçeli evlerden, tiksintim zincirlerimi kırdı.

Şimdi bahçelerine bir şişe atıp patlatmalı, yumruk suratlı hademenin azarlaması tehdidi uyluk kemiğime dipçik gibi tekmeleri, gözlerim kargalaştı, gözüme hep bir şeyleri kestirmeyi, bakarken sağa sola kısıyorum artık gözlerimi.

Uyluk kemiğime hademe süpürgesinin disipline ettiği kölesi olmadım, taş atma mesafesinde küfredip kaçtım, korunaklı camfanus akvaryum içinde oynayan çocukları sevmedim, sevgilim bir daha kızlarla yakan top hiç oynamadım.

Kaybolmuş bir çocuk gibi boş vitrinler seyretmeyi ve izbe sokakları ve harabe yıkıntı metruk yerlerin keşfedilmemiş yolları.

Bir kertenkele yakalayıp taşla kuyruğunu kesmek, güç korkusuzluk, kesildiği halde oynamaya devam eden o kuyruğu bir daha taşla kesmek, odama kapanıp ağlamadım, elimde bir sopa bir taş,  savaştım.

Yalıda lodos sonrası bakır ve kurumuş öküz boynuzları toplamayı.

Ve sonra kayalıkların en altına dalıp en iri midyeleri çıkartmayı, sevgilim çok savaştım.

Avcumun içinde saklı bir taş, sinema kapısında öyle durup içeri girenleri seyretmeyi, film başlıyor gongunu duyunca salondan tek başına ayrılmayı, avcumda taş sıkılmaktan yoruldu. Bir daha afişleri boylu boyunca, filmsiz geçip uzayan zamanı, en küçük yazıları okuyarak filmi baştan sona canlandırıp zihnimde oynatmayı, avcumun içinde kime nereye atılacağını bilmeyen varlığım özeti herşeyim taş, filmin kötü adamlarını bulup da atsam, sevgilim hangi yazımı yazsam avcumu kanatmış o taş!

BEŞ

Böyle hikayeler anlatırdım sevgilime.

Çarşı içinde esnafın küçük hasır sandalyelere oturup mahallenin delisiyle eğlenmesi, taptaze hafızam karatahtaya odaklanmaktan kurtulup kuşlar gibi özgürlüğüne kavuşmuş, pazarın delisi elbiseleri parçalayıp daldaşşak kalıyor, üstüne palto çeket atıyorlar, deli tekrar giysileri parçalıyor, ah sevgilim işte böyle soyunan bir yazar olsam!

Dalgaların sürüklediği kütükleri toplamayı toprağa gömülü nemli taşların altında uyuyan zizilleri (solucan) maşa gibi parmaklarımla havaya kaldırıp, dünyalılarla sevgilim ilk defa tanışıyorum.

Neden karatahtada yazılanları değil hep bu tuhaf zizil gibi şeyleri hatırladığımı, neden öğretmenler neden kitaplar değil, neden sarı çiyan zehirli akrepler aklıma kaçmış sevgilim.

Ortaikide kaldığım o sene bu hayat başlamadan bitecek, boyumdan büyük boynuma sarılmış yılan gibi ağır bir korkuyla az daha boğuluyordum, sabah vakti sebepsiz çömelip saksıya yaprak üstünde bir çiy tanesiyle, hep bu kötü giden dersleri müzakere ettim, kar tanesinden daha küçük, soğuk üşümüş belli belirsiz, gururumun parlak simlerini ilk defa o çiy tanesinde tanıdım.

Annem, okumayacaksan seni kalaycının yanına çırak vereceğim, tehditleri savuruyor, kalaycı dükkanının her tarafı isli duman kazanlar kara kaplar kara bezler kara kömür kara duvarlar kara suratı kara, karda kışta çıplak ayaklarıyla kalaycının çırağı bakır tencerenin içine girip sağa sola dönüyor, ellerim yüzüm ovma bezleri gibi kara.

Nereye baksam kalaycı, ne yesem kalaycı, sinema afişleri kalaycı kızların bacakları kir pas içinde kalaycı, sinema afişleri kalaycı…

Hatırladıkça öğüresim geliyor, sokaklardan sokaklara gezerken ayaklarım istemsizce beni kalaycı dükkanına götürüyor, sirk gibi, gözümü alamıyorum, evde çamaşır selesine içine girmiş bebek gibi, kalaycı çırağını cezalandırmak için götüyle kazanın içine sokmuş, götüyle döndürüp kazanı ovalattırıyor, kafasından topaç gibi çocuğu çeviriyor, kesin annem tenbih etmiştir kalaycıya, bizimki gelirse çırağı götüyle kazana sok ki görsün, diye. Götüyle yalıyor götüyle temizliyor götüyle kalaylıyor, ey yazarlığım kökenine uygun bir resim mi buldun?

Evden birisi hadi fırla bir ekmek al dese aklıma kalaycı geliyor dikleniyorum arkadaşlar uzun eşek oynayalım dese aklıma kalaycı çırağının kalaylı götü geliyor, izin vermemeliyim üstüme şamatayla binecekler, utancım gururumu kırbaçla dövüyor.

Sınıfta kaldığım o sene ilk defa uzay bilimiyle tanıştım bir mağaza vitrininde kum saati, zaman yiyen canavar, kendiliğinden dolup ters dönüyor tekrar boşalıyor, kum ağzımın içine boşalıyor.

Kumlar tersine aktıkça iradem kilitleniyor kımıldayamıyorum hipnotize olmuş ‘zaman’ın uçurumunda asılı kalmışım..  İçimden bir ses, hadi yürü bakma kum saatine, kurtul buradan, çık buradan, başka bir sokağa gir, sinema önüne, sahile in…

Sevgilim, boşluğa dökülen kumlardan kurtulamadım. Bu yüzden macera filmlerinde uçurum kenarlarındaki tek kişilik kulübe evlere aşık oldum. Kapısı uçuruma açılan kapısı uçuruma kilitli… Bu kum bu dünyada en güzel uçurum kenarındaki o tek kişilik kulübeden akar, sevgilim, o kum sayfalara akar…

Tek başına kulaç kulaç denize açılmayı ufuklarda yalnız kalmayı, baş döndürücü bir sevinç keşfettim, sahilden uzaklaştıkça şehir küçülüyor ben büyüyorum.

Şehir küçüldükçe kulaçlarım itibarım büyüyor, sırtımı şehre dönüp kulaç kulaç uzaklaştıkça şehrin kocaman ağızlı sokakları silikleşiyor.

Şehir birkaç çizik desene dönüşüyor içime tarifsiz bir neşe doluyor.

Şehir küçüldükçe uçsuz bucaksız enginlerde tek başına kahraman çığlıklarım.

Dalıp çıkıyorum şehrin ağzı burnu kayboluyor sadece belli belirsiz kalın kaşları.

Sularla oynaşan neşem, açık denizde sınır yok, istediğim her yere yüzebiliyorum, ufuklar insanı bir başka yükseklikte baştan çıkarıyor, şehrin kaşları da görünmüyor yalnız ormanlı tepeler şehrin gür saçları.

Ama aklımda bir öykü sahile dönünce ufuklara bakıp bakıp, taaa oraya, var ya teeeee oraya kadar yüzdüm, diyeceğim. Duyduğum zevki film yapan beynim. İçimden başkasına seyrettirip gösteren beynim.. Uçsuz bucaksız en uzak mavilerde kaybolsan da kaçamazsın. Başkalarına anlatmadıkça huzur bulamayan tek başına açılamayan beynim, kimseye anlatmayan kendine yeten küçük bir dünya bulamayan zihnim.

Sevgilime hep böyle şeyler anlatırdım.

Taştan bakırdan küçük nesneleri kutsal hazineler gibi arayıp bulmayı sonra saklamayı.. Küçücük renkli taşları canım sıkıldıkça sevip okşamak.. Küçücük camsı taşları bir Yahudi kuyumcu gibi gözümde büyüte büyüte, elime alıp özene bezene ama herkesten gizlemeyi.

Hiç değerinde bir nesneyi hazineymiş gibi sahiplenen o çocuk kimdir?

Bir değersiz nesneyi hiç üzmemek hiç kırmamak, sahiplenmek ona değer vermek, minik bir taşa bağlı kalmak.

Çakıl taşları istiridye kabuklarının seninle paylaştığı nedir?

Nesnelerle ilişki kurup dersleri unutmak mı?

Bu ilişkisiz ilişkiler bu fiyatsız eşyalar zihnimize ne öğretir, bozulmuş kirlenmiş bir dünya içinde nihayet sana dürüst konuşma fırsatı veren masaldan arkadaşlar!

Hayal kırıklığına takas ettiğimiz küçük dostlar mı?

Herkesin suratı asık hayatımıza sopasını göstermeyen bize bağırıp çağırıp bizi azarlamayan sessiz sevimli bir şeyler katmak mı?

Geceler boyu benimle konuştuklarına göre ağızları burunları ve bir kalpleri ve bir sevgili kadar tutku dolu bir şey var yüzlerinde.

Bu değersiz nesnelerin, adını anlamını yalnız senin verdiğin, göksel bir değerleri olmalı, ilk çağlardan beri insanlar kolye gibi madalya gibi boyunlarına taktıklarına göre, kimsenin sarılmadığı boynumuzu çok seviyor olmalılar, bir nazar bir muska gibi kötülükleri yutacak güçleri olmalı.

ALTI

Değersiz bu taşlardan başka sevgilime verecek bir şeyim yoktu, değersiz hikayeler.

Fiyatı olmayan şeyler, felsefesiyle süsler kandırırdım sevgilimi, bu anılar sevgilim, kişisel müzem.

Hala cebimde taşıdığım o çakıl taşı Mona Lisa’dan daha değerli sanat eseri.

Sanat eserinin maddi olması gerekmez, bir küçük anı işte, sadece sana emanet ediyorum, değersiz fiyatsız maddi karşılığı olmayan, hikayelerden başka verecek hiçbir şeyim yok.

Bu değersiz hikayelerin hazine değerine inandırırdım onu, bak sevgilim, bu değersiz şeyleri ilk keşfedip dünya ticaretine el koyan Çin’dir. En eski arkaik çağların insanları da bu nesneleri kolye yaptı değiş-tokuşta kullandı, kişisel özel bir ‘gizem’i var bu değersiz nesnelerin.

Maliyeti ve fiyatı çok düşük bu değersiz mallara dünya kadar büyük talep buldu.

Çünkü ticari değerlerinin ötesinde her insan alışveriş etmek ister, bir şey almak ister, hikaye gibi soyut…

Bir küçük anıyı bölüşmek bir alışveriştir.

Ucuz bir plastik oyuncak, alış veriş işte, alırsın, senin olur. Kullanım değeri sahiplenilmesi fiyatının çok üstünde.

Her insan bir şeyi tutmak bir şeye elini değdirmek ister. Sevgili böyledir fiyatı yoktur ama güzel bir sözün değeri hazinelerden büyüktür.

Aldanma sen bu alışveriş merkezlerine insanlık fiyatı olmayan şeylere çok daha düşkün.

Bir ince okşayıcı iltifat, dünyaya bedel, bu güzel sözleri kalbe doğuran o kıymetsiz taşların ülkesidir!

Sınıfta kaldığım o sene çekirdek tanesi kadar küçük zümrüt renkli sevimli bir taş buldum sahilde, çok sevdim nasıl sevdim, kaybederim korkusuyla, kulağıma soktum.

Orda dursun, kimse görmesin, pişmanlık duyup çıkartmak istesem dahi çalı çöp sokup çıkartması zor olsun, bedenimin bir parçası olsun. Sahilde parmağımla taşı kulağımın derinliklerine iteledim, iteledim, dünyaya kapının tekini kilitledim ve sonra unuttum.

Yıllar geçti o taş kulağımda var mı yok mu karıştırdım.

Ne zaman arkadaşlarla topluca şarkı söylesek sen söyleme bozuyorsun demeye başladılar, benimle şakalaşıyorlar sandım. Melodileri duymadığım ritme uyamadığımın hiç farkında değilim.. Oniki onüç yıl kaldı orada.

Yirmi yedi yaşında, banyodan her çıktığımda kulağım sağırlaşıyor, taş var mıydı yok muydu, olur mu yahu deli miyim neyim, sonunda doktora gitmeye ikna oldum.

Doktor kulağımdan kocaman yağlı bir şey çıkardı.. Birden doktorun sesi yükseldi biriden herkes bağırmaya başladı. Şehrin gürültüsü, içeri giren hademenin bağırarak konuşması, niye herkes bağırıyor diye çıkıştım.

Doktor:  ‘kimse bağırmıyor kulağın yeni açıldı’ dedi.

Uğur taşımı yeşil zehir topağından suyla sabunla yıkadım ve otuz yıl cebimde taşıdım.

Birkaç yıl önce havaalanında ceplerimi boşaltıp cüzdanım anahtarlıkla birlikte tarama cihazına koydum, uçağa bindim, ceplerimi yokladım, taşım kaybolmuş.

Tılsımım bozuldu büyüm uçtu gitti, kendimi yalnız hissettim.

O küçücük yeşil taşın insana cesaret veren gücü neydi, hangi albümler saklıydı içinde.

YEDİ

İşte bu hikayeleri anlattım sevgilime, fiyatı olmayan karşılığı olmayan şeyleri ömür boyu gizlice içinde kalbinde bir yerde tutmak çok zordur. Ne yapabilirdim içime kilitledim.

Çok zordur ama çok güzeldir sevgilinin bir mimiğini bir sevgi sözcüğü bir tatlı yüz ifadesini saklamak, elleri olmadan seni sürekli okşayan şey.

Sonsuza kadar sürmüyor işte en saklı şeyleri bir gün ‘kaybediyorsun…’

Ama o küçücük taşı saklaya okşaya ellerim inceldi, sınıfta kaldığım o sene, kafesini parçalayarak büyüyen canavarı o minicik taşlar, içimde desenleri vahşi sokaklarda çizilmiş öfkeyle soluklanmaya başlayan hayvanları kovdu.

Tek başıma kaldığımda içime bir sevinç taşıdı.

Sevgilime dünyanın nasıl oluştuğunu anlattım, evrenin ilk gününü,  müthiş oyuncuları eşyaların duruşlarındaki duyguları öfkeleri ilk tanışma anlarını anlattım.

Aynı olan şeylerin adı zamandır.

Aynı olmayan şeylerin adı hayat.

Bellek aynı olan tekrar şeyleri biriktirmez.

Gözlerime hayatı yakalamayı öğretmeliyim.

Donmuş hareketsiz duygusuz eşyalar yoktur, eşyalar durmaksızın çok ilginç pozlar verir.

Bir cep tarağı önemsizdir gözünüze ilişmez ama bir hastane çöplüğünde bir kadın tarağı başka bir duyguyla konuşur.

Ve beynimizde eşyalar hayata karşı kuracağımız büyük hayalin büyük oyunun ilk onbiri gibi dizilmeye başlar.

Bir çöp tenekesi sağ açık, terzinin tabelası orta saha, hamalın semeri geri dörtlü.

Sınıfta kaldığım o sene, zihnim gelmiş geçmiş tarihlerin gelmiş geçmiş sanatların bu en büyük en muhteşem oyuncularını tanıdı. Çöpe atılmış eski bir gömlek. O gömlek’in duruşu. Taşıdığı hayaller. Hangi hayattan fırlatılmış.  Herkesin tanıdığı eşyalar ve herkesin bildiği kelimelerden sıkılıyordum, başka bir oyun oynamalı, her değersiz nesne dile gelmeli, her çöp tanesi sana uzun uzun bir film anlatmalı, o nesnelerin dilini bulmak şivelerini çözmek dargınlıkları ayrılıklarını öykülemek, o nesnelerin duygu durumlarına uygun hikayeler bulmak, başka bir dünya kurmalı sevgilim… Cıvıl cıvıl bir çocuk parkı, iğne atsan yere düşmez. Kaykaylarda kaldıraçlarda yer bulmak mümkün değil. Annesiz babasız Veysel adında kara bir böcek kadar küçük bir çocuk vardı. Ramazan günü iftar masasında, anne, helva kaldı mı, dedim, annem: sen sınıfta kaldın, dedi. Sinirle ağlayarak sokağa kaçtım. İftar vakti sokaklar bomboş in cin top oynuyor. Çocuk parkına geldim, bomboş parkta tek bir çocuk salıncakta sallanıyor, yanaştım, Veysel. ‘Veysel bu saatte ne işin var parkta?’ dedim, “hepsinin annesi babası var koymuyorlar beni, ancak bu saat boş oluyor!” dedi. Issız sokaklara ve bacalardan yükselen mavi dumana bir daha baktım, o an, ellerim ayaklarım kesildi, donakaldım, nasıl bilimsel bir yapısı varsa bu resmin zihnimde elli yıldır hiç çözülmedi. Annem pencereyi açmış beni sofraya çağırıyor, anneme baktım, döndüm bu tarafa Veysel’e baktım. Zınk dedi dünya dondu kaldı.

Sınıfta kaldığım o sene nüshası bulunmayan çok eski bir İncil gibi sahilde bir eşek kafası iskeleti buldum.

Kocaman eşek kafası iskeleti mistik dini problemleri tek başına çözdü, işte İncil Tevrat olmak olmamak, eşek kafası elinde.

Şehir çöplüğü açıklara dökülüyordu ve dalgalar sahile şansıma eşek kafası getirmiş.

Önce eğlenerek üstüne işedim. Sonra, şimdi bu kafayı alıp mahalleye götürsem, biliyorum herkes gülüp eğlenecek, şaklabanlık olur dedim. Ama sonra biliyorum gülerek tekmeleyecekler. Kimse eğlensin istemedim. Bu eşek kafasında anlamadığım derin bir şey var. Mahalleye götürürsem onlar bu eşek kafasına sadece gülecekler. Eşek kafasını kıskandım eşek kafasını kayalıkların içine sakladım, bir daha bulamam diye kayayı kiremitle işaretledim. Her şeye inanmaya ve her şeye gülmeye yatkın insanları hiç sevmedim. Tek başına bir sevinç tek kişilik eğlence için. Elimde eşek kafasına başka bir soru sordum, bu kafayı hayatın neresine hangi vitrine ya da hangi kutsal tapınağa koymalı, hangi yazımı yazsam, eşek kafasını nereye koymalıyım, diye soruyorum kendime. Çok sonra bir şey fark ettim, eşeğin kafasını hiç okşamamışım. İnsan sahip olduğu bir şeyi sevmez mi? Okşanmayı aklından geçirmediğiniz şey kalbi olmayan şeylerdir, kalbi olmayan kelimeler dehşete düşürür insanı.. Hem ürkütmeli hem dalga geçmeli beni sınıfta bırakan matematikçinin koltuğuna koymalı, ya da?

Aklım hala yetmez anlatmaya, bir yalan rüya bitmiş gibi akıl hala yetmez anlamaya, yedi kere hacca gitmiş cami hocasının yüzüne hiç sebep yokken eşek kafasını fırlattım.

Gazeteler yazmıştı, Kur’an kursuna gelen onbir yaşında kız kaçırmış müezzin.  Dövmek için mahalleden üç çakal bulup evinin yolunu bekledik. Eşek kafasını atmak kesmedi.

Elimde başka bir şey vardı, bir elimde çakı bıçağı evet, ama diğer avuç içinde, civa. Dökülmesin diye sımsıkı tutmuşum. Civa nerden çıktı. Kayıyor akıyor durmuyor. Avcun sandık gibi ama parmakların arasından eriyik kurşun gibi hızla akıyor.  Sihirli ve yanardağ lavlarına benzer yüzüyle dehşet verici.. Adam dövmeye bir çocuk avuç içinde kayıp akıp oynayan civayla neden gider? Söz dinlemeyen civa, durduğu yerde durmayan civa, eğlenceli bu adam dövme oyununun aynı parçası..

SEKİZ

Sevgilime işte böyle şeyler anlatırdım…

Sınıfta kaldığım o sene cambaz seyretmeye doymazdım. Kumpanya çadırının önünden ayrılmadım. Bir çöp kutusuna girmiş ve ipin üstünde bir palyaço. Heyecanlı bir sahne seyredince insan zihni yorgunluk bilmiyor içine bir kuvvet doluyor. Bu kuvvetin sırrı, canbazı sevdiren nedir? İzleyici her an düşeceğini bekliyor, düşsün istiyor aslında, cambaz da sizi incecik iple bir dehşet dengesine çıkartıyor. Ortaokul ikinci sınıfta kaldığım o sene, cambaz ipini ben başka türlü düşündüm. Sanki ip üzerinde değil denizde bir dalganın üstünde ama biz dalgaları göremiyoruz. İpin iniş çıkışlarla bir dalga gibi salınışında bir coşkunluk duygusu. Kendinden emin düşmeyeceğinden emin çok sağlam. Ayakları yere basan sağlam insanlar heyecan vermez, güven verirler ama izleyici kitlesi oluşturamaz. Cambazın kesilmemiş bir göbek bağı var, ‘dehşet’ dediğimiz düşme anı’yla oyuncak gibi oynar. Cambazın altındaki neşeli dalgaları ve göklerden bağlanmış göbek bağını bir ben görürdüm, sonu neşeyle oyunla biten ürkütücü bir sahne, içinizdeki dehşeti gülünç hale getirip yok eder.

Çok güzel yüzlü incecik giyinmiş etli vücutlu oyuncu kadınlar kumpanya çadırın önüne tüneyip çömelmiş.

Önlerinde bir altmış boyunda cüce patronları.

Şakalı küfürlü müstehcen konuşmaları.

Bir kadın nasıl bu kadar pis konuşabilir,  dehşete kapıldım.

Bir kadının etek altları ağız tabanları bu kadar kolay görünmemeli.

Kendi afişleri önünde tüneyip osuran tünediği yere işeyen kumpanya kadınları.

Parmak emer gibi uzun çubuklu sigara içen bu tiyatrocu kadınları görmek için halk seyirlik halka olmuş…

Pazarda koyun kırkan bir adam vardı. Koyunları kırkmasını uzun uzun seyrederdim. Kırkarken gözlerini öyle kısar öyle inceltir ki göz bebekleri lazer ışığı gibi, adamın işine kendini kaptırmış o kısık mı kısık gözlerinden kurtulamazdım.

O kısık gözlü koyun kırkan adam şimdi aynı kısık gözlerle kumpanya çadırı önünde işer gibi çömelmiş kadınları seyrediyor.

Bir yanında çekirdekçi, çikletçi, fırfırcı (rüzgar gülü), diğer yanında baloncu, köfteci kağıt helvacı, ayakkabı boyacısı, don lastiği satıcı, ortalarında koyun kırkan adamın elinde kocaman yün makası ve kısık kısık kesen gözleri.

Aşüfte kadınlarla ilgili belleğime yerleşmiş inanılmaz bir belgesel.

Bir sürü erkeğin kırbaç gibi bakışları ve hiç oralı olmayan sakız çiğneyen kadınlar. Vahşi şehvet esnafın pörtleyip kudurmuş bakışlarında mı yoksa kadınlar arsız lakayt sunumuyla akşamki oyuna müşteri mi tavlıyor?

Kadınlar iki de bir ellerine sopa alıp ‘maskara mı var burda’ diye kalabalığa çıkışır.

Kalabalık saygın ağırbaşlı duruşlarını hiç bozmaz, kadınlar hangi küfürü savurursa savursun seyirci beton gibi ciddiyetini bozmaz.

Seyircilerin feleğini şaşırmış cin çarpmış acınacak hali içinde, seyircilerden bir seyirci de dersleri boş geçen ben.

Gözümü alamayışım, içimdeki bir şeylere yenilmekte olduğum, gücümün yetmeyeceği, sınırları olduğu, aklının başından gidip rezil olduğu, sanki üstüme bir ağaç devrildi, gözümü almaya takatim kalmayınca, sanki birisi kafamdan aşağı sıçıyor…

O kütük gibi bacakların altında bombok kaldım, istem dışı belleğime girip baş köşeye oturan bu karnaval resmi, tedaviyle geçip zihninden kaybolmaz.

Bir utanç yarasından öte, itirafına kişiliğinin oturana kadar cesaret edemeyeceğin, erkek cinsinin zavallı eksikliği.

Sınıfta kaldığım o sene ne çok oturdum sahilde dünyanın kıyısında, havanın çok berrak olduğu günlerde çok çok uzaklarda Batum’un karlı dağları görünürdü.

Birgün balık yağı unu fabrikası önünde iki tüfekli adam, açıklarda neşe içinde hoplayıp zıplayan yunuslara ateş ediyor.. Tüfekli adamlardan habersiz kendi hallerinde oynaşan yunusların neşesini görünce içim ürperdi.

Hayatımız dünya denen bir kabusun içinde oyuncak. Neşeli yunusların tüfeklerle öldürüldüğünü görünce asla bulamayacağım bir şey kaybettim. Vurulmuş yunusun çok uzaktan tiz acı çığlıkları… Titredim. Fabrikadan dayanılmaz yağ kokusu, ne komik bu ağır yağdan parfüm mü yapılacak… Dünyanın denizlerin balıkları bitti de yunuslar mı kaldı, bu tüfekli adamları affetmedim, yanlarına gittim, ‘ağbi, bari, oyun oynamadıkları bir zaman vurun.’

İçimde artık denizlerin dolduramayacağı bir uçurum bir daha iyileşmek mi mümkün değil. Sınıfta kaldığım o sene gördüğüm bu sahneyle insanlığa karşı eğitimimi tamamladım.

Sevgilime işte böyle hikayeler anlattım.

Demirci dükkanın önünde lalelenen alevleri seyrediyorum.

Havai fişeği gibi sıçrayan kıvılcımlar üstüne düşecek diye kaçınıyorsun, ağır balyozlarla dövülen kor demir, dağdan inmiş bir köylü girdi demirciye.

Elinde ağzı paramparça yamulmuş darmaduman bir balta, yaşlı dişleri dökülmüş bir ihtiyar balta!

Hayatımda bir baltayı böyle ağzı burnu yamuk hiç görmemiştim, baltaları hep yeri doldurulmaz ve fikrinden asla vazgeçmez radikal biri bilirdim.

Köylü demirciye,  ‘budağına geldi parçalandı’ dedi.

Baltaya bir daha baktım, gözlerime inanamadım, bu nasıl budak demirden güçlü.

Köylünün suratına giyimine bir daha baktım. Bu adam hangi dağlardan gelmiş o dağlarda bu baltanın ağzını kıracak hangi tür ağaçlar varmış.

O gür ormanlarda baltanın ağzını kıran ağaçlar gözümde büyüdü o ağaçlar içimde tanrı gibi görkemli bir tahta oturdu.

Baltanın ağzını kıran granit kayalara gömülü o suskun ağaçlara hayranlıkla koşup sarılasım geldi.

O demirden sağlam dik ağaçlar kollarım kaslarım beynim bedenimin her yerimden dal dal fışkırmaya dirseklerim dizlerim budak budak şişmeye başladı.

Doğduğum toprak memleketim için bütün kötülerle savaşacak mızraklarımı bulmuştum.

Köylünün hayıflanarak söylediği ‘budağına geldi’ cümlesi ve şaşırmış kalmış baltanın ağzı, beni bir anda dünyanın en güçlü insanı yapıverdi.

O baltaya meydan okuyan ağaçlardan kendine güvenen ağır kor gibi bir suskunluk öğrendim.

Ah bu baharın kaprisli havaları, havayı şeker helva yapıveren şakır şakır yağmurlu tozlu lodoslu yumuşacık Nisan, bırak bu yalan dolan esintileri, gerçeğe erdeme dokunmak sarılmak  istiyorsan, bir avuç toprağı olmayan o ağaçlar milyon yıldır o granit kayalıkların tepesinde tarihin en radikal savaşını veriyor işte.

Hala vinçlerin dozerlerin baltaların ağzını burnunu kırıp dağıtıyor…

O birbirine sımsıkı tutunmuş ladin ağaçları diklendikleri tepelerden bir adım geri çekilmiyor, kaçmıyor.

DOKUZ

Sevgilime işte bu hikayeleri anlattım.

Sınıfta kaldığım o sene, seyrine doyulmayan ne çok şey var, yünleri çırpıp pamuk gibi yumuşatan hallaççının titreşen telini yanı başına oturup saatlerce…

Kesilen koyun bağırsaklarının uzun uzun dirsekten avuç içine makara gibi sarılması, sabaha kadar sarsın sabaha kadar yorulmadan.

Mahkeme önünde iki jandarma arasında kelepçeli elleriyle mızıka çalan siyah paltolu kara yüzlü genç bir adam.

Katil dediler. Başkasına kaçmış sevgilisini öldürmüş, tutuklanmış.

Müebbet almış cezaevi arabası bekliyor.

Kelepçeli elleriyle mızıka çalışı.

Korkarak kaçıyorum aklımdan çıkmıyor, donuk çivi gibi gözler ve kelepçeli elleri, mızıkası ağzında, taş duvarlar titriyor.

İhtiyarların sakalları titriyor.

Hakimin sekreteri ağlıyor.

Elleri taş dudakları taş yanında oturmuş jandarma ağlıyor.

Sırılsıklam suratlardan acı bir su yere bakıyor.

Katilin suratı kan çanağı o mızıka sarı bir kanarya gibi tiz tiz ötüyor.

İçinde bir şey cıvıldıyor ama adam müebbet.. Kaçıyorum, sıra sıra dizilmiş tereyağ satan köylü kadınları seyrediyorum kalın battaniye desenli atkılarında aynı mızıka sesi. Sümerbank’ın mor lacivertli elbise desenlerinde aynı mızıka sesi. Hangi ağaca baksam hangi kuşu görsem hangi sokağı dönsem, katilin kelepçeli ellerinden yükselen mızıkanın yırtıcı sesi, o mızıkanın sesi o kelepçeleri eritmez mi?

Kaç uykusuz geceme mal oldu. O tiz cıyıltılı ses, belleğimin albümlerindeki bütün resimleri zımpara gibi kazıyor kazıyor… Gerçek olanı hayat olanı acımasız olanı parlatıp parlatıp gözlerimin hizasına koyuyor.

Kaçan sevgiliyi öldürmek, ve kanarya sesinden mızıka çalmak, kaç kase gözyaşına mal olacak, hiç bir zaman uzaklaştıramayacağın resimler, sizi de gün gelir kodesleri gözüne kestiren bir deli yazar yapar..

Sevgilime işte bu hikayeleri anlattım…

Sınıfta kaldığım o sene, hayatın en etkileyici taşını tanıdım, parlayan ışıltılı yüzüyle katran kayası.

Ateşte eritilip yağmur geçmesin diye çatılara teraslara sürülecek.

O kapkara taş, Yargıtay başkanı gibi, katolik rahipler gibi. Katran taşı içine çekti beni, gözlerime rengini verdi, varlığı o sessiz duruşu yetti bana, fırtınalı gecelerde deniz aynen böyle kararır, lacivertin en karası.

Katran taşın üstüne bir salyangoz (sümüklü böcek) koydum, ertesi gün katran taşının üstünde yürümüş, incecik örümcek ağı kadar küçücük simli gümüşsü bir iz bırakmış, kayan yıldızlar gibi.

Hangi sokağından geçsem hayatın ardımda sümüklü böceğin incecik gümüşsü izi.

Sümüklü böceğin bıraktığı iz. İşte bu satırlar…

İz bırakmak egonun benliğin dekoratif sanatı.

Yoksul başarısız olabilir bir insan ama ‘burdan geçtim’ ‘işte seyir defterim’ bu, işte geçtim bir kara tren gibi gecenizden, diyebilmek.

Bu dudaklar başka nerden geçti?

Öperken sevgiliyi yanaklarının sonrasına hatıradan sim gibi incecik yıldız çiçeği gibi bir patika yolu açmak.

Sağanak yağmurlar altında nereye açıldığını bilmediğiniz bir orman yolu.

Sim sim gümüşsü izler gökteki yıldızlar gibi duruyor yanağımda.

Kırılırsa gönlü bir gün bu incecik iplerden bir damla süzülür belki, sevgilime işte dünyayı kaldırmayı başaran bu örümcek ağından ince yolları anlattım.

Sevgilime hep bu hikayeleri anlattım.

Havada birbiriyle kavga eden gladyatör tabaklı uçurtmalarımız.

Rakip çocuklar tabaklı uçurtmanın kuyruğuna ipimizi kesmek için jilet koyardı.

Kankardeşim, bak ne yapacağım, dedi, kayaların altında uzun uzun ziziller (solucanlar)bulup uçurtmanın kuyruğuna düğümleyip taktı.

Hayret içindeyim, ee ne olacak?

Havada solucanlar uçuyor, korksunlar, dedi.

Solucanları iştahla bir bir bağlayıp süs gibi uçurtmanın kuyruğuna taktı, öyle sinsi kıkırdıyordu ki, doyumsuz bir cinlik.

Bir oyuncu neşesi, ziziller havalarda uçuyor. Dahice ve şaşırtıcı bir buluş…

Çocuklar arası tabaklı uçurtma savaşında kullanılan bir silah türü olarak: solucan.

Havada uçan solucan ve cin gibi kıkırdayan kankardeşim, gelmiş geçmiş bütün dünyalarda bundan daha büyük bir eğlence olamaz.

Bir yazar için muhteşem bir simgesel sermaye.

İnsanların başına havadan solucanlar düşebilir.

Birkaç hafta geçti, canım uçurtma uçurtmak istedi, kankardeşime solucanlı uçurtmanın çok iyi fikir olduğunu söyledim.

Kararlı yüzüyle ve patron benim der gibi, hayır, dedi, öyle pis bir şey bir daha yapmam..

Ama, geçen gün yaptın.

Hiç beklemediğim şeyler söyledi.

İstanbul’dan misafirliğe gelmiş üç çocuk o gün denizde boğulmuştu, herkes bütün şehir çok üzüntülüydü.

‘Annem akşama kadar çocuklara ağladı, sen de çok üzülmüştün bak hala tahtakurusu gibi gözlerin, onun için…’

Kankardeşimi  bir anda toplumsal duygulardan sorumlu ciddi bir devlet adamı gibi gördüm, şaka yapıyor sandım, ne karşılık vereceğimi yüz ifadem nasıl bilmiyorum, kesin, evde konuşulan bir şeylere kulak kabartmış, şimdi bana satıyor, kesin.

Ama hayatın böyle bir boyutu olduğunu hiç düşünmemiştim, sesleri kelimeleri cıyıltılı, üç oğlu ölmüş annenin yüzünü zihnimden hiç çıkartmayan, hiç hiç hiç diye bağıran bir sayfa açıldı.

ON

Sevgilime işte bu hikayeleri anlatırdım…

Mahalle arası sokak içine musalla taşı konmuş kaynar sularla ölü yıkanıyor.

Suyu kaynatan kara kazanların isli karası. Gözlerin kara kazanın zifirinden ayrılmıyor.

Cenaze evinin içinden Kur’an okunuyor. Herkes sessiz çömelmiş başı yerde.

Sokağın başından ayı oynatan bir ayıcı dümbeleğe vura vura geliyor.

Kara kazanı görünce yanına tünüyor.

Ayıcı eski zaman bezirganları gibi kürklü bir kadın mantosu giyiyor.

Ayının burnuna bağlı zincir elinde. Bir müddet çömeldi benim gibi haşlanan suyu seyrediyor.

Ayısı bir ayağından diğerine hopluyor. Ölü evine gelmiş bu tuhaf misafirler herkesin dikkatini çekti başlarını yerden kaldırıp çingeneyi seyretmeye koyuldu.

Ayıcı çingene, ayısını şamatayı bırak der gibi sopayla dürttü.

Başka bir makamına geçmeyi mi planlıyor, kendini acındırıp ölü yakınlarından dilenmenin yolunu arıyor. Ayısı birden ölü gibi düşüp yere uzandı.

Ayı yerde musalla taşında yıkanan ölünün taklidini yapıyor.

Ölü evinden telaşla şimdi seni öldüreceğim der gibi bir ağır adam çıktı, ayıyı kaldıracaklar güçleri yetmiyor, ayıyı çekiyor sürüklüyor, ayı kalkmıyor..

Ahali tekme tokat ayıyı dövüyor ayı kalkmıyor..

Komşular mahalleli ayıcıya yalvarıyor kaldır bu ayıyı musalla taşının yanından, yok.. Ölü sahibinin birden nevri döndü eline bir kara bıçak geçirdi, çingenenin üstüne yürüdü, hırsını alamadı, kara kazanın haşlanmış suyunu ayının üstüne döktü.

Ayı yine kalkmadı, yok. Ölü yakınları çingenenin yanına gelip alttan alıp güzellikle iknaya yalvarmaya her biri cebine davranmaya başladı.

Ayıcı çingene, hesabı kesti:  ‘şarap içmeden kalkmaz bu ayı’ dedi.

Nihayet ölü yakını cebine davranınca çingenenin suratında hınzır bir kıkırdama. Ölü başında bu hesapçı kıkırdama.

Ölüden ölü yakınlarından dinden yastan matemden taziyeden hiç korkmayan çingenenin bu gücü nerden geliyor?

Saçları limon suyu ve bir damla zeytinyağıyla taranmış şık bir salon adamı gibi bir beyefendi elinde işlemeli bastonuyla ayının önüne geldi, bastonuyla bir ayıya bir çingeneye deliler gibi vurmaya başladı.

Ayıcı, parasını alamadan kaçtı.

Bu şık beyfendinin 19 Mayıs törenlerinde bacaklarını gördüğüm uzaktan kestiğim afet güzel bir kızı vardı, bu kıza bir daha hiç bakmadım.

Sınıfta kaldığım o sene beyefendi olmanın yolu terzilerden geçiyordu.

Önce sabırla prova günlerini bekliyor en az üç provaya gidiyorsun, topluiğneler teğeller içinde kumaş parçasını giyip dimdik ayakta duruyorsun.

En az iki hafta sonra beyefendi olup sokağa görücüye çıkıyorsun.

Ağbimler elbise yaptırınca evimize komşular hayırlı olsuna dahi gelir.. Elbise diktirmek zor işti. Önce kumaşını mağaza mağaza gezip arıyorsun. Kumaşın rengi bir aile meselesi.

Rengiyle ilgili akşam evde büyük bir müzakere hüküm sürer.  Aile onuru masaya koyulur, o renk olmaz, bu renk asla, itirazları sabah akşam günlerce tartışılır.

Ve kapı arkasında annem ağbimi sıkıştırıp ‘bak o rengi alırsan bir daha bu eve gelme’tehditleri.

Sonra astarın rengi, sonra ibrişimin rengi, sonra kol uzunlukları, sonra yakalar. Sonra son prova günü çıkar gelir aileyi bir büyük dert alır, omuzlar acaba oturacak mı?

Annem, komşunun oğlunun oturmamış omzunu hatırlayıp hatırlayıp inşallah oturur Allahım, inşallah oturur diye dualara başlar.

Ben de fikrimi söyledim, anne dedim, o çocuk spor yapıyor, provalar başladığında kolları o kadar kaslı değildi terzinin suçu yok, diye lafa girdim, annem: sen sus, sen sınıfta kaldın, sen neyi bileceksin.

Ve sonunda bir aile statüsü bir aile arması gibi elbiseyi giyinip sokak sokak düğün düğün geziler, hayırlı olsunlar, tebrik kabul etmeler, çok yakışmış, hangi terzide yaptırdın, hangi kumaşçıdan, altın yıldız, ooo, çekmeler.

Ve sonra ağbim törenle kapıdan çıkacak, anne teyze komşular topluca elbise üstünde iplik parçası araması.

Bir ayin gibi elbisenin paçalarına arkasına dikkatlice bakmalar, kolunu yakasını çekiştirip toplamalar, şurası fazla mı büzülmüş, şurası fazla mı çekiyor, kusur bulmalar.

Ve sonra akşam dönüşü elbise törenle çıkartılır itina ve ihtiram içinde ütülenip askılara asılır.

Askıda elbiseye ailece bir daha öyle uzaktan suskun kısık gözlerle bir daha incelemeler, komşu lafa girer, vali de aynısından giyiyor.

Ve elbise üstünde annem topluiğne ucu kadar bir minik leke bulup feryat figan bir felaket gibi ağbime bağması: sen bu elbiseye ne yaptın?

O sınıf atlatan o aristokrat özentisi o elbiseler 80’li yıllarda tekstil devrimiyle o eski statülerini bir daha bulamadılar.

Ama o provaların disiplini o incelemelerin titizliği hala yazılarımıda, en baştan tekrar tekrar temize çekiyorum, bir tüy bir kıl, bir küçük leke, vaktimin en çoğunu defalarca okumaya harcıyorum, hala kelimeler içinde bit pire ayıklıyorum.

Yanlış çağrışım yapacak bir kelime güve gibi bütün yazıyı yiyebilir, sonra yayına hazır törenle askısına asıyor, annem gibi gözlerimi kısıp karşıdan iftiharla bir ego şişkinliğiyle bakınıyorum.

Ağbimin kumaşından artan parçayla bana da bir elbise yaptırdılar, eskitirsin eskitirsin diye bayram düğün olmadan giymek ne mümkün.

Nisan’ın kaprisli havaları, giysem şimdi annem beni döver mi, ya yağarsa, zihninde gezeceğim yerlerin güzergahı, yağarsa şuraya kaçarım, şu saçağın altına şu dükkana girerim.. Birkaç hafta geçmez, ütü başında annenden korkunç bir çığlık:  ‘bunun götü parlamış…’

Ve annem bıkmış bezmiş illallah demiş isyan haliyle: ‘yavrum niye koltukta oturmuyorsun  bak saatlerce kahvenin hasır sandalyesinde bak, incelmiş parlamış…’

‘Anne hangi koltuk sinemadan başka oturacak koltuk mu var şehirde.’

Annem bir hışımla: ‘sen sus, sen sınıfta kaldın, sen konuşma…’

Sınıfta kaldığım o sene, ben hep sustum, annem yayları çıkmış eski koltuklara yeni astar çektirmek için koltukçuya gitti.

Evdeki hesap çarşıya uymadı, gözü büyük koltuklarda kaldı. Yenilerini alalım diye tutturdu. Önce komşu evlerin koltuk takımları ziyaret edilip incelendi, kumaşı rengine karar verildi, sonra büyük dört köşe kolçakları arslan başlı oymalı koltuklar kapıya geldi.

Çok ciddi bir sorun çıktı, koltuklar evin kapısından içeri sığmıyor. Yan soktular sığmıyor dikine sığmıyor, pencereden denediler, yok…

Annem, böyle olmayacak, bu evden taşınalım, dedi, koltuklar yeniden kamyona geri yüklenirken, evin çocuğu olarak koltukların altına girip taşınmasına yardım edeyim, dedim.

Annem, birden başıma ekşidi, ‘sen çık o koltuğun altından, sen karışma, sen taşıma, sen sınıfta kaldın…’

Sınıfta kaldığım o sene ben hiçbir şeye karışmadım, annemin azarını komşunun pencereden bakan kızı görmüş mü,  utandım, gizlice sahile kaçtım.

Sınıfta  kaldığım o sene annem semt atlıyor sınıfları geçiyordu, sokak sokak büyükçe konak gibi ev aradı, afra tafra komşular görsün diye  hamallara oraya vurma buraya dikkat bağırmalarıyla buzdolabı çamaşır makinesi, kimsede olmayan telefonlar, sadece Rusya’yı çeken televizyon, kalın kadife perdeler, basket sahasını dolduracak büyük halılar.

Ve komşular hayırlı olsunda, kahveler çaylar pastalar, annem mutfakta beni kıstırıp, sen komşulara görünme, şimdi nerde hangi dersleri nasıl deyince ne derim, sen kaybol!

Evden ağlayarak, tepelere minibüse binip amcaların köyümüze kaçtım, ertesi gün, dikine beş km. yürüyerek Zigana’nın tepesine koşa koşa karların içine.

Karadeniz’i ilk defa uzaktan seyrediyorum.. Ordusuna elinde kılıcı nutuk çeken bir mareşal gibi hissettim kendimi.

Ormanlar gölgesini bir şal gibi atıyor Karadeniz’in üstüne.

Uzayan gölgem ardımdan Gümüşhane’nin granit dağlarını işgal ediyor!

Yayladan aşağı sevinçle koşa koşa indim sarıldım baltasını parçalayan ağaçlara.

Kucaklarımdan büyük o ağaçtan öbür ağaca rüzgarlarını döven ağaçlara.

Babam evde bakır mangalın közleri üstünde tirsi balığını lime lime edip yerken söylediği:

‘Akayu daşlı dere vura vura daşlara, vura vura daşlara, gurban olayum yarim, o gözler o gaşlara’ türküsü dilime dolandı.

Derenin kaygan taşları üstünde bir o  karşıya bir bu karşıya…

Başımı kaldırıp aşağıdan bir daha baktım granit tepeliklere, uçsuz bucaksız granit yalçın kayalıklar.

Gelecek sene okul başlıyor, okuyacaksam, insanın başını döndüren bu tepeler.

Bu tepelerin üstünde rüzgarlara meydan okuyan şu dimdik ladinler gibi bir yerde olmalıyım.

Sevgilime hep bu hikayeleri anlattım…

ONBİR

Her yazar birine yazar.

Onu ilk defa onyedi yaşında gördüm.

Yine sahil bomboştu.

Öğle güneşi çakılların içinde avcı toplayıcılık.

Arkamdan rüya gibi.

Uçuk pembe bir şey geçti.

Döndüm, peri yüzlü. Gerçek bir peri.

Nerde okuyor, babası kim, hangi mahalleden. İçime bir dert düştü. Hayallerim tutuşmaya başladı.

Uzak uzak bakan gözlerinde leylak bir ışık sızlıyor…

Göklerde yıkanmış gibi kolları elleri.

Denizden yeni çıkmış gibi yüzü.

Yelkenlide uçuşuyor gibi dalgalı saçları.

Alnına kartal tüyü gibi perçemi düşmüş.

Köpüklenip açılan dalgalar gibi yürüyor sanki rüzgarda havalanacak.

Dedim ki bu peri belki de benim için geldi. Öyle ya bomboş sahilde bir tek ben varım.

Hesaplar başladı, dedim ki bu peri benim için geldiyse, yarın aynı saatte aynı yere bir daha gelir.

Ertesi gün, aynı yere uzandım, aynı saatte, pembe bluz kısacık şortuyla arkamdan yel gibi geçti, bir insanın hayatındaki en müthiş olay.

Bu peri beni seviyor dedim. Beni seviyor beni takip ediyor, bu bir mucize, kesin bir daha gelir.

Bu sefer cesaretimi toplamalı konuşmalıyım peşinden gitmeliyim. Hesaplar yine karıştı, içinden çıkamadım, dedim ki, ya gerçekten periyse, tılsımı bozulur, bir daha gelmez.

Her geçtiğinde gözümün önünden mavi beyaz bulutların içine girer gibi dağılıyorum, kendime gelmek günler alıyor.

Her gördüğümde beynime iğne vurulmuş gibi hayalinin uyuşturucu etkisini, anlatamam.

Gerçekten seviyorsa üçüncü kez geçer. Evet, bu doğru çıkarım, gerçekten seviyorsa ömür boyu hep geçer.

Ertesi gün, boş sahil, aynı yere uzandım, aynı saatte yine uzun dalgalı saçları çıplak ayakları pespembe yanakları, aynı yerden uçarak geçti.

Üçüncü kez geçti, kesin beni takip ediyor, artık gidip konuşmalıyım, dedim, ağzım dilim zamk gibi, kımıldayamadım.

Bir ömür, ne zaman ellerimi dokunmak için uzatsam, kaskatı kesiliyorum, bu kız kesin peri.

Bir daha geçmedi…

Bir daha hiç geçmedi.

Anladım ki kısmetim dokunmak değil seyretmek.

Bu periyi gönderen sadece seyret diyor.

Ama birkaç yıl sonra, olacak şey değil, bir okul çıkışında gördüm onu, gözlerimin önünde evet o şaşkınlıktan yine elim ayağım kesildi, yıldız gibi kaydı kayboldu.

Bir serap.

Olacak şey değil, bir zaman sonra bir daha gördüm onu, yaylayı sis basmıştı, sisin içinden çıkıp geldi, ormanın içlerine aşağıya doğru peşinden koştum, dumanların içinde belli belirsiz.

İnanılmaz bir mucize, peşimi hiç bırakmadı, onbeş yıl kadar sonra Ankara Cebeci’de minibüsten iniyorum, gözüm arka koltuğa ilişti, orda camın kenarında oturuyor, minibüsle birlikte kayboldu.

Ve kayan yıldızı çok sonra bundan sekiz yıl kadar önce, uçağa bineceğim, kapıya koşuşan yolculara bakıyorum, ordaydı, evet, baktı, gülümsedi ve hayali hızla kayboldu.

Bu bir halüsinasyon!

Bu hayalden kurtulmak için sonra kendime çok sıkı bir soru sordum, bu peri bana hangi zamanlar görünüyor, ne zamanlar?

Mutsuz çaresiz içinden çıkılmaz tıkanmış lağım gibi bir haldeysem işte o zaman görünüyor, o tıkanmış halde bana bir görünüp, bir gülümsemesi, su gibi akıp peşine takıyor zihnimi.

Ya da zihnim çıkış bulamadığı zaman dünyalar güzeli bir perinin peşine takıp oyalıyor beni.

Geçen gün, Mayıs’ın ilk haftası, parkta, yağmur sonrası, bir daha bir önümden geçti, davrandım, yine toz pembe iz bırakıp uçup gitti.

Belki de sık sık önümden geçişi, güzelliği karşısında esir hareketsiz çaresiz kaldığımı, ve ona asla dokunamayacağımı, biliyor olmalı.

Onyedi yaşında bu periyi, sahici bir kız sanıyordum.

Nasıl bulurum diye uğraştım, arkadaş soruşturmaları il telefon rehberleri, sokak sokak gezmeler, sinema kapıları.

Umudu kestim, şöyle avuttum kendimi, bir gün çok şöhretli yazar olursam, bir şekilde mutlaka bir yazımı okur.

Bu ülkede yaşadığına göre tesadüf eder mutlaka okur..

Okumuştur herhalde.

Ne zaman bir hikaye anlatsam, kurşun renkli kayalıklardan akan demir sular gibi, güç veren bir serinlik üstümde.

Durmaksızın o edebiyat perisine yazdım.

Elime kalemi aldığımda ardımdan izimi süren beni sevinçle seyreden bir peri, kelimelerle okşanan kelimelerle sevişen bir peri.

Her şeyimi biliyor, hangi yazıyı hangi duyguyu hangi öfkeyi hangi sabırsızlığı hangi laneti ne zaman nasıl yazacağımı, bu hikayenin ne zaman biteceğini, her şeyi.

Ardımdan izleyip gülümsedikçe içimde eşyalar nesneler duygular karışık ne varsa hepsi koşup sahici ilk yaratıldıkları onları ilk tanıdığım yerlerine oturuyorlar.

Yazım bitti. Düzeltmeler yapıyor son notlarımı alıyorum, perinin bana en son göründüğü yerde.

Perinin en son göründüğü yerde, bankta oturmuş, elimde beyaz kağıt tükenmez kalem.

Çöpçü amca, plastik kara torbalara çimleri tıka basa doldurmuş, yorulmuş, geldi, yanıma oturdu…

Sigarasını yaktı, bana doğru, ‘ne yazığon yeğen?’ dedi.

‘Bir hikaye yazdım, düzeltmeler çıkartmalar yapıyorum amca!’ dedim.

‘Ne hikayesi?’

Elimde kalem kağıt, şimdi nasıl anlatsam, bir Nasreddin Hoca Keloğlan hikayesi değil ki…

Nesini anlatsam?

‘Hikaye işte, amcacığım…!’

‘Neyin hikayesi?’

Şimdi.  Adam samimi şekilde yanıma oturmuş. Yanlış bir şey desem alay etmiş gibi olurum.

Ama yazarım bir şekilde anlatabilmeliyim.

‘Amca, ben yazarım..!’

‘Oğrasını biliyom, kaç zamandır geliğon televizyondan tanığom…’

Kafam karıştı, nasıl anlatılır, elimde çakmak, ‘bak amca, genç yazarlara anlatıyorum, eşyalar nesneler nasıl kullanılır, mesela, bu çakmağı çakınca yanar yakar, ama kitapta çakmak deyince sayfalar yanmaz. Hayali bir çakmak. Kötü giden şeyleri hayalinde düzeltemezsen hayatı düzeltemezsin. Çakmak hayali sevgili hayali. Hayalleri satranç taşları gibi bir düzen içine koymalısın. Eşyaları nesneleri imgeleri bak bu park gibi yollar çayırlar hepsi estetik düzen içinde yerleştirmelisin. ‘

‘Yani amcacığım, hikaye nasıl anlatılır deyip, duygular öfkeler isyan eşyalar ve olaylar üzerinden zihnimdeki düzenini anlatıyorum.’

Çöpçü amca: ‘Ağnadım?’ dedi.

Şaşırdım:  ‘neyi ağnadın?’

Bizi cahal yerine koyma oğlum, ağnadım işte, bizim oralarda Sivas’ta Çorum’da adına yels.ken kuşu derler.

‘Yels.ken?’

‘Evet, yelsiken derler, fırtınalı havalarda havada asılı kalır, fırtınayı s.kiyormuş gibi alttan altta tık tık’

‘Alttan tık tık?’

Çöpçü amca:  ‘Üstten kanatlarını çırpar ama alttan rüzgara karşı tık tık yapar, yels.ken kuşu derler, senin meslek, YELS.KEN KUŞU…’

 

Nihat Genç

Odatv.com

↓