Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem

Derslerinde çok başarısız ve sosyal hayatı sıfır ve çekingen pısırık ve kimseyle konuşamayan bir genç sonunda uykusuzluktan şikayetle doktora gelir.

Doktor hastasını yavaş yavaş konuşturur. Hasta genç, gerçek bir internet bağımlısı ve sanal oyun düşkünüdür.

Hasta çocuk, niçin oyuna kendini bu kadar kaptırıyorsun sorusuna, çünkü oyunda dünya kültürlerini öğreniyorum, diye cevap verir…

Ve çok geçmeden öğreniriz ki, hasta çocuk, aslında, oynadığı oyun içinde, askeri birlikler yöneten bir komutanmış…

Üstelik Heron adlı bir kadın kahramanla evlenmiş.. Evlilikleri açık denizde bir savaş gemisinde gerçekleşmiş ve kaptan nikahlarını kıymış…

Bu ‘hasta çocuğu’ iyi tanıyın, ülkemizde şehir savaşları ve cemaat operasyonlarının‘kahramanı’ bu çocuktur..

Bir hasta olarak PKK’lı genç, bir hasta olarak cemaatçi genç, geçmişte ve çocukluğunda bir an bile ‘normal bir kişi’ değildi, olmadı…

Sanal bir dünyada hayallerini kudurttular…

Birinin şeyhi uzak denizlerden geliyor ve dünya İslam imparatorluğunu kuruyor ve bütün dünya insanları nizamı alemle yönetilip ilahi düzenle özgürleşip kardeşleşiyor. Diğerinin lideri kıstırıldığı adadan kurtuluyor ve Türkiye’nin bir yarısında bağımsız özgür eşitlikçi bölüşümcü bayraklı bir devlet kuruyor…

Hendek savaşlarının ve hukuksuz cemaat operasyonlarının sebebi, bu arsız kontrolsüz uçuk kaçık hayallerin on yıllarca üfürülmesidir…

BU ÇOCUKLARIN NORMAL BİR ÇOCUKLUKLARI OLMADI

Bir hastayı tedavi edebilmek için önce o hastanın içindeki çocuğu tedavi edebilmelisiniz…

Bu çocukların ‘örgütsüz’ ve ‘cemaatsiz’ normal bir çocuklukları olmadı.

‘Örgütsüz’ ve ‘cemaatsiz’ dediğimiz normal hal, bu çocuklar için ‘işkencedir…’

Kendilerini örgütsüz ya da cemaatsiz düşünemezler…

Bu kıyas imam hatip ortaokullarından beri İslamcılık içre yetiştirilen İslamcı yazarlar için de geçerlidir…

Bu çocuklar için işkence ve nefret: laik devlettir, TC faşist devletidir, deccal Atatürk’tür..

Bu çocuklar için ‘halifelik’ ve bağımsız devlet rüyaların ta kendisidir, siyaset deyip dillerine kalemlerine doladığı bu hayali oyundur.

Örgüt-ideoloji-cemaat dışı bir hayatı hiç bilmiyorlar tanımamışlar yaşamamışlar..

Örgütsüz cemaatsiz ideolojisiz bir hayat onlar için düşünülmesi kabul edilmesi mümkün olmayan zehir zemberek işkence altında bir yaşamdır…

Bu yüzden İslamcılar, PKK ve cemaatçiler, filmin sonunda çok büyük felaketlere yol açan savaşlara girmeden duramayacak, durulmayacaklar, ok yaydan çoktan çıktı…

Bebek memeden ayrılırken, dudaklarının damağının dilinin de ağzından çıkıp memede kaldığını hisseder, yani memeyle ağzı damağı ve dilinin ‘aynı tek bir organ’ olduğunu sanır, anne karnındaki ilk günleri gibi, PKK, cemaat ve İslamcı, o anne karnından hiç kurtulamadılar, dışarıdaki dünyayı hiç tanıyamadılar.

Rızıklarını kim verdiyse onu Tanrılaştırılıp ilahileştirdiler, karınlarını kim doyurduysa onun silahını çektiler, yaşamlarını ona adadılar…

İktidar siyaset güç lider ana baba, PKK, cemaat ve İslamcılar için ‘kendi organlarının bir parçası tek bir organdır.’

Aynı hayaller aynı yiyecekler aynı savaş aynı kader, burası artık ‘ilahi bir topluluktur…’

PKK’lı ölümüne kendini adadığı ilahi bir topluluğun üyesidir, dünyada bütün iyiliklerin ve tek doğrunun şeyhi olduğuna inanan cemaatçi, ilahi bir topluluğun üyesidir, ‘ümmetçi’İslamcı, aynı ‘ilahi topluluğun üyesidir…’

İslam felsefesi insanın ruh ve bedenini ayırır, beden toprağa girer ve çürür ancak ruh ölümsüzdür, der… Cemaat ve ümmetin üyesi için ‘cemaatin ruhu-ümmetin ruhuyla’ kendi ruhu ‘bölünmez ayrılmaz bir bütündür’ hepsi bugünkü kafir düzene değil kıyamet ve mahşerde ‘topluca’ ilahi yargıca hesap vereceklerine inanırlar.

PKK’lı cemaatçi ve İslamcı her üçü de ‘dünyayı, başkalarını’ kendi hukuklarıyla yargılar… Kendi hukuklarının ne olduğuna da bir tarafta liderleri diğer tarafta şeyhleri fetva makamları karar verir…

PKK mesela kendisine çalışmayana hain ve düşman yargısını verir…

Cemaatçi ve İslamcı mesela kendi hukukuna uymayanlara kafir günahkar yargısını verir…

İşte bu gençlere İslamcı aydınlar ve kumpasçı liberaller çok büyük tuzaklar kurdu…

Bu gençleri ‘modern toplum’un değerleriyle gerçekleriyle yüzleştirmediler…

MODERN TOPLUM İLAHİ BİR TOPLULUK DEĞİLDİR

Mesela bizler Spinoza’dan beri suçu tanımlarken kafirlik ve günahkarlık değil, iyi-kötü, zararlı-faydalı, gibi daha ‘soyut’ tanımlar yaparız… Böylelikle modern toplumda mesela komşuyu rahatsız etmek ‘kötü bir şeydir’, bu kötü şeye ‘günah’ demeyiz… Günah ve sevap‘ilahi bir düzenin’ kavramlarıdır, iyi-kötü modern dünyanın kavramları…

Mesela sarayın bahçesinde kovaya tekme atıp mahkemeye düşen genç için, kamu malına zarar vermekten dava açarız.

Ama İslamcı, bu tekmenin Allah’a dine inanca atıldığına hükmeder ve şeriat bunu‘günahkarlık’ tanımıyla kutsala hakaretten yargılar.

Modern toplum ‘ilahi bir topluluk’ değildir..

Mesela bizler Hobbes’den beri birlikte aynı ülke içinde yaşadığımız insanlara ‘yurttaş’ ‘vatandaş’ deriz…

Şimdi anayasanın en temel kavramlarını değiştirmeye çalışan kumpasçı liberallerin bugünlerde bizlerden şöyle bir ricaları var:‘Vatandaşlık tanımını değiştirmeliyiz…’

Başka tür vatandaşlık yurttaşlık tarifi yoktur, vatandaşlık ve yurttaşlığın çeşitleri türleri yoktur…

Ya müridsin ya yurttaşsın! Yurttaş olmak ayrıca kimsenin müridliğini kulluğunu engelleyen bir şey değildir.. İsteyen istediğine inanır ancak hukuk önünde hepimiz‘yurttaşız…’

İşte İslamcı şarlatanlar ve kumpasçı liberaller son bir final masalına başladılar bile, amaçları: vatandaşlık tanımını değiştireceklermiş..

Vatandaşlığı değiştirirsen her cemaatin her ümmetin her etnik yapının bir tarifi olur, ki, bu tariflerle ‘genel hukuk’ ve bir toplum inşa edemezsin..

Çünkü hukukun inşası için ‘herkes’ kelimesi elzemdir ve anayasa ve yasalar için ‘herkes’ kelimesi: en büyük şarttır..

‘Herkes’ soyut bir kelimedir, içinde ümmetten cemaatten etnik yapıdan insanlar olabilir ama hukuk önünde herkes soyutlanıp ‘eşitlenir.’

Tüm dünya tarihinde siyasi özgürlüklerin geldiği en zirve en mucize siyasi cümle şudur:‘Herkes hukuk karşısında eşittir…’ Bu cümle Avrupa Anayasası’nın giriş cümlesidir…

Suudların, İran Şii rejiminin, İslamcıların ve cemaatçilerin baş edemedikleri cevap veremedikleri yerini dolduramadıkları işte bu cümledir: Herkes hukuk karşısında eşittir…

İslamcı aydınlar şeriatı ve İslam kültür ve medeniyetini günümüz şartlarıyla yorumlamayı beceremeyip bocalayıp mezhepler ve inançlar arası iç savaşlara sebep olmasının sebebi bu cümledir.

KİTAP BÖYLE YAZIYOR

Bu yüzden orta-doğu topraklarında kim iktidarı ele geçirirse, kendi şeriat hükmüne göre yargılıyor kendi şeriatınca bir düzen kuruyor, suç ve cezayı kendi şeri düzenince hükme bağlıyor…

Ümmet dedikleri cemaat dedikleri mezhep dedikleri, kendi şeri hukuklarını hayata geçirmeye çalışmak…

Yahudi Hristiyan türlü inançları olan ya da inançsız kitleleri hukuk önünde ayrım gayrım yapmadan eşitleyecek bir ‘gelenekleri’ ve bugün itibariyle yazdıkları bakarsak bir anlayışları hiç yok…

Mesela İran’a gidiyorsanız adınız inancınız ırkınız ne olursa olsun başınızı bağlamak zorundasınız, başkalarına ‘özel’ bir ayrıcalık hak hukuk yoktur…

Mesela dış politikadan gidelim, şayet Suudlarla İranlılar karşı karşıya gelmişse, siz ehli sünnete daha yakın diye Suud rejiminden yana olmak zorundasınız… Çünkü Şia mezhebi ehli sünnete göre, (sapık değil sapkın) ana yoldan ayrılmıştır, (hatta bu sapkınlığı sapık diye yorumlayan ehli sünnet alimleri vardır…)

Cevapları basittir: Kitap böyle yazıyor…

Oysa elektrik ve otomobil Kur’an’da yazmadığı halde hem İslamcılar hem Suudlar hem İranlılar elektriği ve otomobili ‘ayetlere dine hiç bakmadan’ kullanır..

Bu yeni icadlar Kur’an’da yazmıyor geçmiyor diye bir itirazları şikayetleri de yoktur.

Ancak sorun ‘yurttaşlık’ ‘vatandaşlık’ olunca, sorun büyük bir çıkmaza giriyor, çünkü İslamcı düşünce bizim ‘herkes’ dediğimizi ‘tebaa’ ve ‘ümmet’ yapmadan bir toplum inşa etmeyi bilmiyor, böyle de bir niyetleri henüz ortalıkta görülmüyor…

Gelgelelim…

Ancak bir İslamcıyla ya da İslam alimiyle konuştuğunuzda İslam telakkisinin insanları ayırt etmediğini, herkese aynı gözle baktığını size söyleyecektir.

Bu herkese aynı gözle bakan İslam telakkisi ‘şeriatta’ olmadığı halde İslam alimi neden böyle söyler, şundan, çünkü şeraitte değil ama İslam tasavvufunda insanlara ayrımsız gayrımsız üst-ast efendi köle imtiyaz ayrımı yapmadan bakabilen bir anlayış yüzyıllardır vardır..

Mesela Muhiddin İbni Arabi için nerdeyse İslam tasavvufunu kurucusu dersek yanılmayız, şeriatçılar karşı çıksa da bambaşka ilahi tanımlar yapmıştır, İslam tasavvufunun köklerini besleyen ana düşüncesi ‘vahdeti vücud’ felsefesidir..

Vahdeti vücud demek bütün yaratılmış ot bulut kaya insan böcek her şey Tanrı’nın vücududur. Ve yaratılmış ot böcek bulut insan can nefes, her şey kıymet olarak birbirinden üstün değildir…  Hallac-ı Mansur’un ‘enel hak’ deyip yakılmasının sebebi budur, Tanrı her yerdedir hatta benim de bedenimdedir…

İbni Arabi’nin bu vahdeti vücud felsefesini yüzyıllar sonra Spinoza’da buluruz,  Spinoza da dünyayı Tanrı’nın bedeni olarak görür, doğa-tanrı felsefesi..

Spinoza’nın doğa-tanrı felsefesi ahlak adalet siyaset açıklamalarına şöyle başlar: hepimiz ve dünya aynı Tanrı’nın bedeniysek, hiç birimizin birbirimize karşı üstünlüğü ayrıcalığı yoktur… Hepimiz insansak eşitiz ve adaleti ve nimetleri dinimize inancımıza bakmadan eşitçe bölüşebilmeliyiz, işte bu felsefe Anadolu’nun tasavvuf düşüncesine hiç de yabancı değildir, yüzyıllardır Anadolu’nun dervişi ve tarikatının da söylediği budur…

Elektriği ve otomobili dinimizce bir mahzuru var mıdır demeden kullanabilen İslamcı aydınlar, sıra herkesi  hukuk önünde eşitleyen ‘yurttaşlığa’ gelince susuyor kafa yormuyor cevap vermiyorlar ve insanların bir arada yaşamasını cehenneme iç savaşlara çeviriyorlar, oysa bu topraklarda bu felsefeden gelen mesela Alevi Bektaşiler Cumhuriyet’le ‘yurttaşlık’hukukuna hiçbir başkaldırı isyan şikayet göstermediler, aksine ‘yurttaşlık’ düşüncelerini kendi ‘eşitçi’ ‘bölüşümcü’ felsefelerine uygun gördüler…

İslamcılar cemaatçiler ise yurttaşlığın köklerine inmediler…

Hukuk önünde neden kendimize katolik ortadoks demiyoruz da ‘yurttaş’ diyoruz, insanoğlu yurttaş deme ihtiyacı ne zaman hissetti ‘yurttaşlık’ nasıl doğdu hiç dıngıllarında olmadı..

Batı siyasetinin yurttaşlığı inşası yüzyıl süren iç savaşlar sonrası başlamıştır, yeniden keşfeden Hobbes’dur…

Peşinden Aynı çağda 1600’lü yılların başında Spinoza da yukarda sözünü ettiğimiz doğa-tanrı felsefesini geliştirmiş ve mesela, günah ve sevap yerine, iyi ve kötü tanımlarıyla bir felsefe inşa etmiştir…

İSLAMCILAR NEREYE İKTİDAR OLDUKLARINI BİLMİYORLAR

İslamcılar Türkiye’de modern hukukla yönetilen bir cumhuriyette iktidar oldular, anlaşılan o ki, nereye iktidar olduklarını ya bilmiyorlar ya da bilmezden gelmek işlerine geliyor…

Hukuk ve cumhuriyet nedir, ‘herkes’ nedir, günah ve sevap hukuk ve toplum önünde neden iyi ve kötüyle yer değiştirmelidir, bilmek öğrenmek zorunda kendilerini hiç hissetmediler, laik tağuti putperest kafir düzen deyip çocuklarına imam hatip okulda böyle öğrettiler…

Ve laf uzamasın ama mesela batı siyaseti ‘kuvvetler ayrılığını’ neden inşa etti, bilmek zorundalar…

Ümmet ve tebaaya halife arayanlar, siyasi kuvvetlerin çokluğundan tabii ki rahatsız olur, şimdi Yargıtay Halife’ye şirk koşacak olacak iş mi, mesela İran’da tek siyasi güç Ayetullah’ın elinde, mesela Suudi Arabistan’da tek siyasi güç kral ailesinin fetvacısının elinde…

İslamcı aydınlar ve kumpasçı liberaller, siyasetin ve hukuk’un olmazsa olmaz işte bu en temel kavramlarına önümüze 2016 yılının bu ilk günlerinde getirdikleri ‘başkanlık’tartışmasıyla savaş açtılar…

Hukuka ve en temel kavramlara açılmış bu savaşın altından iç içe patlayan dinamitler gibi bitmek bilmeyen iç savaşlar şimdi ülkemizde yolunu gözlüyor saatini bekliyor hale geldi…

İslamcı yandaşlar ve kumpasçı liberaller cumhuriyet’i ilahi bir topluluk ümmete dönüştürmek için çırpınıyorlar…

Bunun mümkün olmadığını bunun bir toplumun infilak ettirilmesi anlamına geldiğini, bunlara söyleyecek tek güvenilir akıl ortalıklarda kalmadı…

Kardeşlerim, bu çok tehlikeli bir toplumu infilak ettirecek umutsuz uğursuz dönemece nasıl geldik?

Şöyle geldik, yazarlar iki türlüdür: kabuklu yazarlar, kabuksuz yazarlar…

Kabuklu yazarlar bir ideolojinin bir örgütün bir cemaatin bir patronun korumasıyla yazar olanlar, kabuklu yazarlar, rızkını maaşını kimden alıyorsa onun adamı onun müridi olur onun inancı onun ağzıyla konuşur…

Korumasız yazarlar ‘eleştirel’ yazarlardır, onları koruyan cemaat ideoloji taraf arkadaş grubu patron ümmet yoktur, korumasız yazarlar evrensel hukuk değerleriyle konuşur, ülke medyası ve akademisi için eleştirel bağımsız yazarlar, her şeydir…

İşte geçtiğimiz on-on beş sene içinde hukuku herkesi ve toplumu koruyacak bu eleştirel yazarların nerdeyse tümüne yakını akademiden ve medyadan gözlerinizin önünde kovuldu, dışlandı, imha edildi, artık bir halifemiz olsun mu nasıl olur tartışmasını kendi aralarında yapacaklar…

Bu korunaklı yazarların hayat hikayelerine bir bakın, zirveye çıkan bir dağcı, uçurumda sallanıyor ve nihayet ayağını koyacak bir çukur tümsek nihayet bulabiliyor… İslamcı ve kumpasçı liberaller, kendi kişisel gelişimlerinde ayaklarını bulup koydukları tek çukur yer:İslamcılık!

İslamcılığa basıp yükseldiler İslamcılığa basıp iktidarın zirvesine çıkabildiler, ancak çıktıkları bu yükseklikte ‘herkes’ yok, ‘hukuk’ yok, ‘kuvvetler ayrılığı’ yok, çıktıkları bu zirvede sadece ‘halife’ var, başka da yol yok…

HER ŞEY GÖZLERİNİZİN ÖNÜNDE OLDU

Her şey gözlerinizin önünde oldu, zirveye adım adım çıktıkça insanlığı şaşkınlığa düşüren hukuksuz operasyonların yalanların iftiraların binlercesine şahit oldunuz ve yoruldunuz..

Yetmedi, zirveye çıkmak için Müslüman’ı Müslüman’a kırdırdılar… Yetmedi, ümmet içinde bir de iç savaş çıktı, mesela cemaat de Müslüman’dı. Neden Müslüman bir cemaatle dahi anlaşamayıp düşmanlaştılar ve birbirlerini imha etmeye başladılar… Yetmedi, Ortadoğu’da kim var kim yok düşmanlaştılar, birbirlerine ‘kafir’ demeye başladılar…

Artık ‘kuvvetler ayrılığından’ ‘herkes’ten ‘eşitlikten’ ‘yurttaşlıktan’ söz edenleri bu İslamcı yandaşlar ve kumpasçı liberaller  çoktandır ‘kafir’ olarak yaftalayıp damgalamaya başladı bile..

Ama gözünüzden kaçmamıştır yurttaşlığı herkesi cumhuriyeti ve kuvvetler ayrılığını savunanları ‘kafir’ ilan eden bu islamcılar çıkarları gereği baş şeytanları İsrail’le kucak kucağa oturabiliyor, işte burasını hiç sormayın…

Hatta Suudlar da İran gibi müslüman bir ülkeyle düşman ama İsrail’in dostu, neden?

Cevabı çok basit: bir bakın Suudlar’ın Kızıldeniz’e açılan petrol boru hattına, o zaman Suudlar’ın Mısır’da Mursi’den bir anda vazgeçip neden Sisi’ye destek verdiklerini, o petrol hattının çıkarlarına ne kadar uygun olduğunu görürsünüz..

Söz konusu ‘çıkar’ olunca Suud rejimi ‘kafir’ demiyor, İran rejimi de demiyor, ülkemiz  İslamcıları da demiyor…

O halde neden İslamcılar ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi, görünmüyorlar…

Sebebi basittir, açar Montesque’nun Kanunların Ruhu’nu okursanız anlarsınız, doğuda ve batıda, iktidarlar toplumu daha keyfince ve daha sorunsuz ve çok daha rahat yönetebilmek için toplumu ‘ilahi yasaların’ ümmet tebaa ve kafir günah gibi inanç kavramlarıyla, yönetirler… Yoksa bu kadar hırsız ve düz yalancının ve iftiracının bir Allah’a inandıklarına ben de sizler gibi inanmıyorum… Sorun, ‘kolay zahmetsiz yönetme’sorunudur, Halifeliğin icadı, budur…

Çünkü ‘demokrasi’ zor zanaattır…

Onca denetlemeye onca hesap vermeye, onca mahkemeye ne gerek var, tek bir ilahi lider, her şeyi düzenler…

Ve başkanlık (halifelik) için yola çıkan İlahi liderimiz para yedirerek maaş vererek ‘ilahi topluluğun’ önder kadrolarını çalarak çırparak medyaya çoktan sürmüş ve algı operasyonlarına çoktan başlamıştır…

Yemezler pabucumun hünkarı,  bu topraklar Anadolu…

Yüzyıllardır ‘insan’ı kutsayan bir gelenekten geliyor…

Yüzyıllardır  halifesine zalimine  isyan ediyor meydan okuyor..

Bir daha hatırlayalım Nesimi’yi, açıp youtube’u Selda’dan Ahmet Arslan’dan bir daha dinleyelim:

….

‘.. Sıratı müstakim üzere gözetirim rahimi

İblisin talim ettiği yola minnet eylemem…’

….

‘Zerrece tamahım yoktur şu dünya varına

Rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem…’

‘..Cümlelerin rızkını veren ol gani serdar iken

Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem…’

Ne diyor Nesimi, rızkımı veren Hüdadır, kula minnet eylemem, ne yaptılar Nesimi’ye, derisini yüzdüler, aradan yüzlerce yıl geçti…

Yine kaldığımız yerdeyiz, yine HEPİMİZİN DERİSİNİ YÜZÜLMEDEN kimse bu topraklarda ‘halife’ olamaz isyanındayız..

Bir daha hatırlatalım, Anadolu zavallı sahipsiz kimsesiz kültürsüz geleneksiz medeniyetsiz bir toprak parçası değildir…

Bu toprakların insan ve tasavvuf ve hukuk ve isyan kültürü, dıngılımın Suud bozması halifeliklerine asla müsaade etmeyecektir…

Bu kültürün bir çocuğu olarak, sayın Halife namzedleri, Halifeliğinizi daha oylanmadan şimdiden tanımıyorum, ve başımı Nesimi gibi uzatıyor: ‘İblisin talim ettiği yola minnet eylemem’ diyorum…

Nihat Genç

Odatv.com

http://odatv.com/yeryuzunun-halifesi-hunkara-minnet-eylemem-0801161200.html

↓