TUR YAZISI Talin-Odesa Turu...five

Konu, 'five' kısmında five tarafından paylaşıldı.

Etiketler:
  1. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    Baltıklardan Karadeniz’e : Talin-Odesa Bisiklet turu


    Hayalimdeki bisiklete (Tito) kavuştuktan sonra 2017’de yapacağım uzun tur için planlar yapmaya başladım. Nick’imin altında yazdığı gibi “Bütün sene hayal kurup birkaç hafta pedallayan’ biri olduğum için aklımda uzun süredir Baltıklar’dan Karadeniz’e tur yapmak vardı. İki haftalık yıllık iznimin bayram zamanına denk gelmesi ve üç haftaya çıkabilme şansını değerlendirerek tur planını Türkiye’ye kadar uzattım. Aklımda Estonya Talin’den başlayıp eve kadar bisikletle gelmek vardı. Kuzenimle de Kiev’de buluşacak ve yolun devamında beraber pedallayacaktık. Ama bu planın benim için en önemli yeni ve zorlayıcı unsuru bisikletimi (hem de yeni bisikletimi :) ) uçakla taşımak olacaktı. Bugüne kadar bisikletlerimi özel aracımdan başlayarak, metro, otobüs, feribot, vapur vs. her türlü araçla taşımıştım ama hiç uçakla taşımamıştım. Bu turda ilk olacaktı ve bana bu konuda bir çok şey öğretecekti.

    Uçakla bisiklet taşımak için önce bileti almak, bilet aldıktan sonra da (THY için) call center’ı arayarak bisiklet için rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Rezervasyon işini hallettikten sonra benim için en önemli konu kutuları taşımak olacaktı. Kutuları diyorum çünkü elimde bisikletim Rusya’dan gelirken içinde olduğu kutu vardı. Bisiklet Sepeti’nden de bir Giant kutusu edinmiştim. Yeni kutuyu kullanmayı planlıyordum. Evde bisiklet kutulama çalışmaları sırasında fark ettim ki bisikletim Giant kutusuna sığmıyordu. Ve yine fark ettim ki, Giant’ın kutusu bisikletin geldiği Electra kutusundan yaklaşık 5 cm. kısaydı. Bu da ön maşanın kutuya girmemesine sebep oluyordu. Ayrıca gelirken kutuda olmayan, burada taktırdığım çamurluk ve bagaj da kutuya sığma konusunda sıkıntı çıkaracak gibi görünüyordu. Ben de çözümü bisikletin parçalarını 2 ayrı kutuya koymakta buldum. Bisikletin gövdesini Electra kutusuna, ön lastik, ön çamurluk, bagaj, sele ve sele borusuyla sair parçaları Giant kutusuna koydum.



    0. Gün : İstanbul-Talin :

    İş arkadaşım ve birçok turumda bana eşlik eden Fatih’ten beni Atatürk Havaalanı’na bırakmasını rica etmiştim. Bu şekilde 2 bisiklet kutusu ile havaalanına ulaşımım çok rahat oldu. Kendisine teşekkür edip kutuları ve diğer çantaları havaalanı arabalarında birine yükledim. Güvenlik kontrolünden geçip THY kontuarına gittim. Kontuardaki görevliye bisiklet götürdüğümü ve rezervasyonum olduğunu söyledim. Diğer çantaları normal bagaj gibi verdim. Görevli, bisikletler için (aslında tek bisiklet ama iki kutu olunca ister istemez iki bisiklet muamelesi gördü. Ben de zaten baştan kabullenmiştim. :) ) bir form verdi. Formda bisikletler için ödenmesi gereken ücret yazıyordu ve farklı bir yere özenmesi gerekiyordu. İki bisiklet için toplan 250 TL’lik (tek bisiklet için 30€) ücreti ödedim. Dönüp kutuları nereye teslim edeceğimi sordum. Bana tam ortada bulunan tekerlekli büyük bir arabayı gösterdiler. Arabada daha önceden konmuş birkaç büyük hacimli yük vardı. Kutuları bu büyük arabanın yanına indirdim. Öylece ortaya bırakmış gibiydim. Uzaklaşırken dönüp dönüp arkama bakıyordum. Sanki biri alıp gidecekmiş gibi tedirgin tedirgin bir süre izledim. Neyse ki çok geçmeden görevliler kutuları almaya geldiler de ben de rahat ettim. Uçağa gidip pencere kenarına oturduğumda yüklenen bagajları görebildiğimi fark ettim. Normal bagajlar yüklendikten sonra en son aşamada büyük hacimli diğer bagajlar ve sonunda da benim bisiklet kutuları yükleniyordu. Baktım, kutuları atıp tutmuyorlar normal bir şekilde taşıyorlardı. İşte şimdi için rahat etmişti. Talin Havaalanı’nda da böyle taşınırsa sorun kalmayacaktı.

    Nitekim herhangi bir sorun çıkmadı. Talin havaalanına indikten sonra kutuları ve diğer çantaları bagaj konveyöründen aldım. Havaalanının taşıma arabalarına yükleyip çıkışa doğru yöneldiğimde görevli kadın polis beni kontrol bölümüne yönlendirdi. İki büyük kutu ve çantalarla çıkan adamı kontrol etmek gerekiyordu sanırım. :) Kutularda ne olduğunu sordular. Bisiklet olduğunu söyledim. Ama iki bisiklet değil aman dikkat. :) İki kutu, bir bisiklet… Kutuları X-Ray cihazına koydum. Kontrol ettiler ve geçtim. Artık bisikletimi birleştirebileceğim uygun bir köşe bulma zamanıydı. Dışarıya çıkmayı hiç düşünmedim bile. Hem yağmurlu hem de soğuktu. O soğukta uzun bir süre bisiklet birleştirmekle uğraşmak istemediğimden kullanılmayan bir stand bulup yanındaki koltuğa konuşlandım. Etrafımı süzüp yavaş yavaş bisiklet parçalarını kutulardan çıkarmaya başladım. Klasik olarak önce ortalığı biraz dağıtıp sonra toplamaya başladım. Uzun ve özenli bir birleştirme çalışmasından sonra bisikletim ayağa kalktı. Çantaları da taktıktan sonra kutuları bırakacak bir yer aradım. Birini, bir mağazadaki görevli kadına sorup kendisinin gösterdiği yere bıraktım. Bir tane daha olduğunu söyleyince pes edip oraya bırakmamı söyledi.

    Havaalanından çıktığım ilk anda hem yağmuru hem de soğuğu hissettim. Zaten beklentim de soğuk olacağı yönündeydi. Bu sebeple hem yağmurluk hem yağmur pantolonu almıştım yanıma. Ayrıca ayakkabı kılıfı ve kask kılıfı da edinmiştim. Default haritasında Türkiye’de cadde, sokak vs. göstermeyen Garmin buraları sokak sokak gösteriyordu. Rota çizmiştim ama henüz kullanıma yeni alışıyor olduğum için rotayı doğru takip edemedim. Gitmem gereken yönün tam aksine ilerlemeye başladığımı biraz geç fark ettim. Bu arada yağmur da sonuna gelmiş ve tam karşıma çok güzel bir gökkuşağı çıkarmıştı. Doğru yönü bulunca Talin merkezine doğru etrafımı seyrede seyrede ilerleme başladım. Turun, rezervasyon yaptığım tek oteline doğru gidiyordum. Sonunda yeri buldum. Önce bisikletimi, sonra da kendimi otele yerleştirip Talin’in tarihi merkezini gezmek için dışarı çıktım.

    Zaten az nüfuslu ve küçücük olan ülkenin az nüfuslu başkenti arazinin düz olması fırsatını çok iyi kullanmış ve yayılmıştı. Yüksek katlı binalar yok. Gökyüzü alabildiğine senin… Akşam üstü güneş, “Daha buralardayım merak etme.” dercesine parlaktı. Zaten bu kadar kuzeyde olunca günlerin bu kadar uzun olması da kaçınılmazdı. Ben de uzun günden faydalanarak merkezi gezmeye başladım. Kiliseler, binalar, kalenin surlar vb. arasında gezinirken acıkıp Ortaçağ konseptli bir restorana girdim. İçerisi çok loştu. İnsanlar birbirini zorlukla görebiliyordu. Konsepte uygun bir kıyafet giymiş olan garson kız sipariş almak üzere geldi. Aramızda yaklaşık olarak şu komik diyalog gerçekleşti :

    - Garson Kız : Ne alırdınız ?

    - Ben : Önce mantar çorbası istiyorum. (Mantar çorbasını dışarıdaki duyuru tahtasında görmüştüm. Çorba severim :) ) Ayrıca patates kızartması.

    - GK : Şu an Ortaçağdayız. Patates Avrupa’ya Amerika’nı keşfinden sonra geldi. O yüzden patates yok.

    - Ben: O zaman şu menüdeki peynirli şeyi alayım.

    - GK : Tamam.

    - Ben : Bir de Kola Zero rica ediyorum.

    - GK : Kola bu çağda henüz icat edilmemişti.

    - Ben : O zaman alkolsüz bir şey rica ediyorum. (Root beer diye alkolsüz ama bira tadında bir şey sipariş ettim.)

    - Ben : Bir de internet var mı ? (Garson kızın yüzündeki gülümsemeden hemen anladım.)

    - GK : Durun ben söyleyeyim. Henüz icat edilmedi değil mi ? :)


    O loş ortamda Ortaçağ temalı yemeğimi yedim. Sonra da şehri gezmeye devam ettim. El ayak çekilince gezi ve fotoğraflamaya son verip otele döndüm.




    0. gün : Havaalanı – Talin merkez : (13/08/2017)


    [​IMG]
    Havaalanı-Talinmerkez.jpg


    Not : VDO 2.0 WL’den sonra bu turda yurtdışından aldığım Garmin Edge Explorer 1000’i kullandım. Aşağıdaki veriler Garmin’in verileridir.


    Mesafe (Km.) : 9,33 km.
    Yolda Geçen Zaman : 00:49 saat
    Ortalama Hız : 14,80 km/s
    Max. Hız : 26,60 km/s
    Yükseklik kazancı : 8 m.
    Yükseklik kaybı : 47 m.
    Min Yükseklik : -35 m.
    Maks Yükseklik : 30 m.
    Ort. Sıcaklık : 14,7 derece


    Havaalanında ortaya bırakmışım gibi duran bisiklet kutularım.

    [​IMG]
    1-1.jpg 1-2.jpg 1-3.jpg

    Talin Havaalanı’nda Tito ve ben tura hazırız. :)

    [​IMG]

    [​IMG]


    Talin’de yağmur var.
    1-4.jpg
    [​IMG]


    Gökkuşağını seçebiliyor musunuz ?

    [​IMG]
    1-5.jpg

    Talin’in tarihi şehir merkezinden kareler

    [​IMG]
    1-6.jpg 1-7.jpg
    Ortaçağ kıyafetleriyle bir araya gelen ve ilginç bir görüntü oluşturan grup. Bol bol fotoğraf malzemesi oldular.

    1-8.jpg 1-9.jpg
    Talin’in tarihi meydanı
    1-10.jpg
    Ortaçağ temalı restoran

    1-11.jpg
    Biranın bin bir çeşidinin bulunduğu şehirde bira yapımı da sergiye değer unsurlardan biri

    1-12.jpg 1-14.jpg 1-15.jpg 1-16.jpg 1-17.jpg 1-18.jpg 1-19.jpg
    Bana Yüzüklerin Efendisi filmini hatırlattı.


    1-20.jpg [​IMG]
    [​IMG]


    Surların duvarındaki bir sergide bisiklet konulu bu pankart dikkatimi çekti.

    [​IMG]
    1-22.jpg

    …ve aynı şekilde motosikletler…

    [​IMG]
    1-23.jpg
    [​IMG]

    Gece vakti Talin sokakları

    [​IMG]
    1-24.jpg 1-25.jpg 1-26.jpg 1-27.jpg 1-28.jpg 1-29.jpg 1-30.jpg


    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]



    [​IMG]

    [​IMG]
     

    Ekli Dosyalar:

    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 19 Eylül 2018
  2. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    1. Gün : Talin-Parnu (14/07/2017)


    [​IMG]


    Bir önceki günün aksine hava günlük güneşlikti. Talin şehir merkezinden çıkmadan önce Helsinki’ye kalkan gemilerin olduğu limanı görmek için kuzeye doğru sürdüm. Limanı görüp tekrar yoluma Garmin’in gösterdiği rotadan devam ettim. Bir kavşakta, karşıdan gelen troleybüs dikkatimi çekti. Aslında troleybüs değil sürücüsü... 25-30 yaşlarında, (beklendiği üzere) sarı saçlı, oldukça bakımlı ve güneş gözlüklü bir hanımefendi vatmanlık yapıyordu. Kendi kendime “Bir de bizimkilere bak…” dedim. Pedala basmaya devam ettim. :)

    Talin’in merkezinden önce güneybatıya sonra güneye doğru devam eden dümdüz yolda ilk günü geçirdim. Yol çift şeritli, bölünmüş olmayan ve emniyet şeridi dar olan bir yoldu. Trafiği de hiç fena değildi. Özellikle tır trafiği çok yoğundu. Çok dikkatli ilerliyordum. Etrafı yemyeşildi. Ya orman ya yemyeşil çimenler… Fazla ekilip dikilen bir yer görmedim. Bol bol yeşillik…

    İlk günün hedefi Parnu’ydu. Talin’den çıkıp Parnu’ya geldiğinizde Baltık kıyısından yola çıkıp tekrar Baltık kıyısına geliyordunuz. Ertesi günkü etap çok daha uzundu ve harita üzerinde rotayı ve etapları belirlerken bir sonraki günü kısaltmak adına Parnu’dan daha ileriye gitmeyi ve küçük yerlerde bulabileceğim otellerde kalabileceğimi düşünmüştüm. Hatta otellerin yerlerini de belirlemiştim. Fakat bu etapta, ilk günden kendimi fazlaca zorlamamak için Parnu’da kalmaya karar verdim. Telefonumdaki CityMaps2Go uygulamasına daha önceden kaydettiğim otellerden birine gitmeden önce şehrin merkezine ve deniz kıyısına gitmeye karar verdim. Parnu küçük, düz ve yemyeşil bir şehirdi. Nüfusun azlığı ve dümdüz, az katlı yerleşim ferah bir yaşam alanı sunuyordu insanlara. Ve tabi bisiklet yolları… Şehrin ana yollarına paralel uzanan bisiklet yolları çok güzel ve kullanışlı görünüyordu. Yaşlısı genci bisikletiyle bu yollarda keyifle pedal çeviriyordu.

    Parnu’da belirlediğim otel kenar bir semtte yer alıyordu. Kapısına gittiğimde kapalı olduğunu gördüm. İçeri baktığımda resepsiyonda kimse yoktu. Kapıda da şifre girilecek bir numerik pad vardı. Kafamı sola çevirdiğimde de, bizim İstanbulkart doldururken kullandığımıza benzer bir otomat. Fark ettim ki bu otomattan ödeme yapıyor ve otelde kalabiliyordunuz. Otomatın dilini İngilizce’ye çevirdim. Kalacak kişi sayısı, kaç gece kalınacağı ve pasaport bilgilerimi girdim. Ama ne yazık ki Türkiye yoktu ülke seçeneklerinde. En altta bulunan Amerika’yı (USA) (en altta diye herhalde) seçip girişimi tamamladım. Ödemeyi de kartla yaptıktan sonra alet bana bir slip bastı. Üzerinde bir şifre vardı. Dış kapıyı ve oda kapısını bu şifre ile açabilecektim. Bisikleti girişte merdivenin altında, başka bisikletlerin yanına kilitledim. Çantaları odaya çıkarıp duş alıp yemek yemek için dışarı çıktım. Dünkü Ortaçağ konseptine nazire yaparcasına diğer Baltık ülkelerinde de çokça göreceğim Hesburger adında bir fastfood’cuya gidip yakın çağda keşfedilen :) burger, patates ve kola üçlüsüne abandım. Dönüp erkenden yattım ki bir sonraki, turun en uzun etabına bir nebze olsun hazır olabileyim. :)



    1. Gün : Talin-Parnu


    Mesafe (Km.) : 134,37 km.
    Yolda Geçen Zaman : 08:17 saat
    Ortalama Hız : 19,30 km/s
    Max. Hız : 34,00 km/s
    Yükseklik kazancı : 195 m.
    Yükseklik kaybı : 206 m.
    Min Yükseklik : -37 m.
    Maks Yükseklik : 42 m.
    Ort. Sıcaklık : 20,2 derece



    Talin’de sabah hava açık. Zemin bisiklet turuna elverişli. :)

    [​IMG]


    Yeşil… Yeşil…

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Bisiklet yolları

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Baltık Denizi’yle tekrar buluştuk

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Muhteşem bir çocuk oyun alanı

    [​IMG]


    Parnu’daki otele giderken…

    [​IMG]

    [​IMG]
     
  3. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    2. Gün : Parnu – Riga (14/08/2017)


    [​IMG]


    Bugün turun planlanmış en uzun etabına çıkacaktım. Bir gün önce Parnu’da kalma kararı verip yola devam etmeyince bugünkü etabı kısaltma fırsatını da kaçırmış oldum. Sabah güzel bir havada yoldaydım. Bugün yolum Baltık kıyısına paralel bir şekilde devam ediyordu. Rotayı oluştururken ana yoldan içeri girip denize en yakın olan yola geçmeyi planlamıştım. Orman içinden geçen çok güzel bir yoldu. Garmin’in beni zaman zaman ana yoldan çıkarıp sonra tekrar döndürmesiyle @deathsidestory’yi andığım zamanlar oldu. Ama hakkını da vermem lazım. Özellikle harika evler ve yerleşimleri de bu sayede görebilmiş oldum.

    Yoldaki trafik levhalarından biri daha önce görmediğim türdendi. Üzerinde “Eurovelo 10 Baltic Sea Cycle Route” yazıyordu. İlk defa bir Eurovelo rotasında pedal basıyordum. Benim için heyecan verici bir andı. Zaman zaman karşı istikametten, yani Letonya tarafında gelen turcularla selamlaşıyorduk. Ama hiçbiriyle durup sohbet etmedik. İki kişilik birkaç grup haricinde tek başına turlayan kadın bisikletçiler de vardı. Levhasından doğal park olduğunu anladığım bir yere gelince durdum. Deniz kıyısında, kuş gözlem kulesi de olan kumul bir alandı. Tahta yoldan deniz kıyısına kadar yürüyüp denizi ve etrafı seyrettim. Sonra yola geri döndüm.

    Rota planlama sırasında, Google Maps’in Stretview özelliği ile zaman zaman rotayı kontrol ederken dikkatimi çeken noktalardan biri de Estonya-Letonya sınırıydı. Özellikle bu ara yoldaki geçiş, evlerin arasında, bir tarafta Estonya, diğer tarafta da Letonya levhalarının olduğu, kameralarla izlenen bir noktaydı. Yola yeşillikler içinde devam ettim. Sulak alanlar, göller ne nehirlerle bezeli dümdüz yol çok keyifliydi. Akşam vakti saat geç olduğu halde hâlâ hava kararmamışken girdim Riga’ya. Önceden işaretlediğim otele ulaşmam epeyce zamanımı aldı. Otelde standart oda kalmamıştı. Suit oda için çok para istenince başka bir otel bulmak üzere merkeze geri döndüm. Baktığım otellerde yer yoktu. Sadece bir otelde yer bulabildim ama onun parası da bir öncekinden de fazlaydı. Daha ikinci günden bütçeyi aşma riskiyle karşılaşsam da zorunlu olarak odayı tutum. Yakındaki McDonalds’ta karnımı doyurup otele geri döndüm. O kadar yolun üzerine saat de geç olunca gezmeye mecalim kalmamıştı.


    Mesafe (Km.) : 184,27 km.
    Yolda Geçen Zaman : 10:30 saat
    Ortalama Hız : 17,50 km/s
    Max. Hız : 38,30 km/s
    Yükseklik kazancı : 189m.
    Yükseklik kaybı : 200 m.
    Min Yükseklik : 3 m.
    Maks Yükseklik : 41 m.
    Ort. Sıcaklık : 18,8 derece



    Riga’ya giden ana yol yemyeşil

    [​IMG]

    [​IMG]


    Denize daha yakın olan ara yol ise daha da yeşil

    [​IMG]


    Eurovelo levhası benim için sürpriz oldu

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Küçük bir kasabadaki müzik okulu

    [​IMG]


    Yol kenarındaki tabiat parkı ve Baltık denizi manzarası

    [​IMG]

    [​IMG]


    Estonya-Letonya sınırı evlerin arasında

    [​IMG]

    [​IMG]


    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Vidzeme kıyılarının haritası

    [​IMG]


    Haritanın arkasındaki bilgi panelinde bisikletçilerle ilgili bilgiler de var.

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Riga’ya doğru akşam üstü

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]
     
    Son düzenleme: 7 Ekim 2017
  4. veloforum

    veloforum Administrator Yetkili Kişi

    Yaş:
    46
    Mesajlar:
    4.888
    Beğeniler:
    9.380
    Meslek:
    Mak.Müh.
    Şehir:
    Almatı-İstanbul
    Facebookta yorumlarda yazar ya hani "izninle, alıyorum" diye. Aslında çok gıcık kaparım o tiplerden, alıyorsan al ne soruyorsun? Yazan da zaten biryerlerden araklamış.:)
    Neyse, konu şuna gelecek, "five, izninle alıyorum" :D Yani, koca dünya haritasını önüme koysalar veya şöyle duvarı komple kaplasa, "nerede sürmek istersin, göster" deseler aha burada gösterilmişi var abilerim, öğretmenlerim, Talin' den Odessa' ya gitmek isterim derim. (Otur! Sıfır! Hınzır seni...)

    Belki ben içten içe çok tembel birisiyim, hiç gitmediğim halde hiç merak etmediğim ve gitmek istemediğim bir dolu yer var. Batı Avrupa mesela, hiç oraları gezeyim diye heves etmiyorum. Sonra Amerika...Buradan arkadaşlar tatillerinde New York ve Las Vegas yaptılar, facede fotolar, beğensen bir türlü beğenmesen bir türlü. Ne yaptın ni yorkta, binalara mı baktın? evet. Peki las vegas? Kumar mı oynadın? En fazla o kollu şeylere jeton kaptırmışsındır, nevada çölü ortasında bir şehir orası, manzara desen sıfır. Yerli halklarla kaynaşmış ta olamazsın.
    Japonya, Çin hiç gözümde değil, araplar yüzünden Mısırdan bile uzak duruyorum. Geriye kaldı Doğu Avrupa:) (Dünya o kadar da büyük değil ha) Tabi Britanya adası, iskoçya vs de görmek ve yaşamak istediğim yerler arasında, o ayrı.

    Baltıkların bu üç kadim ülkesi Estonya-Letonya-Litvanya ilginç ülkeler, Finlere yakın, dilleri farklı. Sovyet birliğinde aykırı duran üç ülkeydi, ilk kopanlar da onlar oldu zaten. Rus emperyalizmi gittiği yere dilini ve kültürünü öyle sokar ki kurtulman çok zamanını alır, yerel halkla kaynaşır, kendi öz dilini bile konuşmayıp ruscayı tercih edebilirsin. Ama bu Baltıklar öyle değil, çat ayrıldılar, çat avrupa birliği ve nato üyeliği. Bir ülkenin %50 si orman olabilir mi ya? Harika.
     
  5. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    @veloforum benim iş yerindeki oda benzeri mekanımın duvarıma bir dünya haritası astım. Bakıp bakıp iç geçiriyorum. Bu konudaki sloganım da "Dünya'da görmek istemediğim hiçbir yer yok." Ama Amerika konusunda seninle benzer düşüncelerdeyim. 'Amerika'ya gitsem milli parklarını gezmek isterim.' derim hep. O koca koca şehirleri görmek için bu kadar yıldır iştahım kabarmadı.
    Baltık ülkeleri için attığım tweeti buraya da yazayım. 'Adamlar ormanın içine ülke kurmuş.'
     
  6. Yavuz S.

    Yavuz S.

    Yaş:
    32
    Mesajlar:
    1.058
    Beğeniler:
    2.561
    Meslek:
    Endüstri Müh.
    Şehir:
    GaziMağusa / KKTC
    en çok japonya (gitmişken araba alıp dönmeyi planlıyorum şöyle 5-6 sene sonra ) ve rusya-fillandiya sınırını kışın görmek noel babanın mekanında gece ışıklarını geyikleri kar içinde kaybolmayı...

    http://www.santaclausvillage.info/

    tam olarak buraya gitmeyi çok istiyorum. seneye kısmetse bende bir hafta avrupada pedallamak istiyorum. :)
     
    Gün Ars. ve five bunu beğendi.
  7. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    3. Gün : Riga-Panavezys (16/08/2017)


    [​IMG]


    Normalde Riga’dan Kaunas’a pedal basacakken rotamı Vilnius’a çevirmiştim. Kiev’de buluşacağım kuzenim Gökalp’le bir tam gün beraber gezmek üzerine bir plan yapmış ve Kaunas yerine Vilnius’a devam ederek bir gün kazanmayı planlamıştım.

    Ama aslında bu etapta yolum değişmeyecekti. Letonya’dan çıkıp Litvanya’ya girecek ve Panavezys’e varacaktım. Bugünkü etap da 160 km. gibi hatırı sayılır bir mesafedeydi. Dünden sonra uyanmam zor oluştu. Sabah şehri dolaşmaya fırsat bulamadan yola attım kendimi. Düz ve yeşil oluşunun artık haber değeri taşımadığı bir etaptı. Arada ekilmiş araziler de görmeye başlamıştım. Hatta tam hasat zamanına da denk geldiğim tarlalar vardı.

    Yolun dikkatimi çeken kısmı ana yol kesiminin asfalt olması ama tali yolların stabilize olarak bırakılmış olmasıydı. Bir kavşağa geldiğinizde dört yöne uzanan asfalt yol, tali yola girdiğinizde 5-10 metre sonra bitiyordu. Bu sebeple daha önceden ara yollardan giderim deyip Garmin’e çizdirdiğim rota için her seferinde “Şuradan dön.”, “Geri git.” “Buradan çık.” vb. uyarılarına ve biplemelerine kulak asmayıp yoluma devam ettim. Düzlüklerde rüzgarın sıkıntı yaratacağını düşünüyordum ama bu bölümde bir sıkıntı yaşamadım. Yola geç çıkınca doğal olarak akşam saatlerine daha doğrusu gece saatlerine kaldım. Reflektörlü yeleğimle yola devam ediyordum. Panavezys’e az kalmıştı. Mutlaka şehir merkezinde kalmam gerekmediği için yol üzerinde kalacak bir yer var mı diye CityMap2Go’yu kontrol ettim. Bana yoldan 3-4 km. içerideki Aero Museum’u işaret etti. Orada bir motel varmış. Gerçi ana yoldan ışıkları görüyordum ama kalacak yer konusunda bana pek güven vermediğini itiraf etmeliyim. Yola devam edip direkt yolun üzerinde olan bir moteli (Pas Katina) hedefledim. Motele vardığım bir kadının tam da kapıyı kapamak üzere olduğunu gördüm. Ona boş oda olup olmadığını sordum ama yine İngilizcem pek bir anlam ifade etmiyordu. Yine de cevabından yer olduğunu anladım. :) Bisiklete de bir yer gerektiğini belirttim. Arkada bir yer olduğunu söyledi. Bir tomar anahtar getirip arkadaki kapalı mekanı açmaya çalıştı ama denediği hiçbir anahtar uymuyordu. Ben de bisiklet farıyla ortamı aydınlatıp ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Epeyce bir zaman sonra bir adam gelip kendisine yardımcı oldu da kapı açıldı. Bisikleti otoparkın arkasındaki kilitli ama üstü açık olan alana kilitledim. Odama döndüm, eşyaları koydum ve hemen restorana inip bir şeyler yemek istediğimi söyledim. Ben beklerken ortama kızılı erkekli bir grup geldi. Hallerinden pek de ayık olmadıkları belli oluyordu. Yüksek sesle konuşuyorlar, bağrışıyorlar ve bana odayı veren kadından içki satın almak istiyorlardı. Dertleri içkileri alıp gitmekti sanıyorum ama hem mutfak hem de içkilerin olduğu bölümün demir parmaklıklı ve kilitli bir bölüm olması bu bağırış ve hareketlenmelerden daha fazlasının da yaşanmış olabileceği hakkında fikir veriyordu. Saat gece yarısını geçmişti ve ben daha açlığımı giderememiştim. Neysek ki gençler gitti. Ortalık sakinleşti. Ben de bir şeyler yiyip kendime geldim. Oda çıkıp duş alıp yattım.




    Mesafe (Km.) : 160,21 km.
    Yolda Geçen Zaman : 09:39 saat
    Ortalama Hız : 16,60 km/s
    Max. Hız : 32,10 km/s
    Yükseklik kazancı : 222 m.
    Yükseklik kaybı : 191 m.
    Min Yükseklik : 24 m.
    Maks Yükseklik : 128 m.
    Ort. Sıcaklık : 22,7 derece


    Sabah saatlerinde Riga

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Tali yola girince asfalt bitiyor. :)

    [​IMG]

    [​IMG]


    Hasat zamanı

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Akşam saatlerinde “Geviş time” :)

    [​IMG]


    “We are working” derken sanırım “Açığız” demek istiyorlar. :)

    [​IMG]

    [​IMG]


    “Arkanda ayı var” derseniz inanırım. :) Litvanya'da bir benzinlikte. İç mekanda…

    [​IMG]


    Aynı benzinlikteki pota bize “Litvanya’nın neden bir basketbol ekolü olduğunu” açıklıyordu.

    [​IMG]

    [​IMG]


    Gece vakti hâlâ Panavezys’e biraz mesafe var.

    [​IMG]
     
  8. veloforum

    veloforum Administrator Yetkili Kişi

    Yaş:
    46
    Mesajlar:
    4.888
    Beğeniler:
    9.380
    Meslek:
    Mak.Müh.
    Şehir:
    Almatı-İstanbul
    Gerçektende Litvanya gidince basketbol, Ukrayna gidince de futbolda geri kaldı Rusya. Artık onun için bu dallarda Avrupa şampiyonluğu çok çok zor.
    Tito da amortisör olduğuna dikkat etmemiştim, düz maşa sanıyordum. Orjinal mi yoksa siz mi çıkarıp bunu taktınız?
     
  9. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    @veloforum bir önceki tur bisikletim de (Giant X-sport 0) amortisörlüydü. Turlarda çok faysadısnı gördüm. Onun (Suntour) amortisörünü yeni çıkan Rockshox Paragon ile değiştirip o sekilde kullanamaya başladım. (Eski amortisör de elimdeydi.) Tito'nun konfigürasyonunu şekillendirirken elimde olan parçaları kullanacağımı söyledim Dimitry'ye. Bu parçalar Rockshox Paragon amortisör, Schwalbe Marathon Mondial lastikler ve Brooks seleydi. Hepsini Giant'dan söküp (Schwalbe Marathon Supreme HD lastikler takmıştım Giant'a ve Mondial'ler de boşa çıkmıştı) Rusya'ya, Dmitry'ye gönderdim. Bu parçaları kullanacağım dedim. Dmitry parçaları ağır bulduğunu söyledi ama hem benim kullanım tercihim hem de bu parçalarım bana toplamda 500 $ civarı tarassuf ettirmesi sebebiyle bunları kullandım. Şu an çok da memnunum. :) Hatta tur dönüşü Paragon'un bakıımını da yaptırdım. Yeni turlara hazırım. :) Bu seneyi düz rotalarda geçirince seneye ciddi yokuşları hedeflemeye başladım . En önemli hedefim de Stelvio :)
     
  10. Gün Ars.

    Gün Ars. ¯\_(ツ)_/¯

    Yaş:
    37
    Mesajlar:
    878
    Beğeniler:
    2.193
    Şehir:
    Ankara

    Sovyetler'den ayrılan Baltık ülkelerinde çok canlı bir Rus nefreti olduğu, hatta tüm Avrupa'da Putin karşıtı lobinin Tallinn'de üs kurduğu söylenir. Estonya nüfusunun % 25'i Rus olmasına rağmen, bunların inatla Estonca konuşmayanlarına vatandaşlık verilmiyormuş. Bu statüdeki Ruslar ise Rusya'ya dönmeden "Topraam biz aslında Leningradlıyız, dedem savaşta buraları çok beğenip kalmış" diyerek arafta yaşamaya devam ediyorlarmış, bu durumla ilgili ilginç bir şey anlatayım.

    Bizim adsız, rütbesiz asker için kullandığımız "Mehmetçik" gibi, Ruslar da halktan gelen asker için "Alyoşa" adını kullanıyorlar. Rusların daha önce savaştığı Avrupa'nın çeşitli yerlerinde Sovyet döneminde dikilen kurtarıcı Alyoşa anıtları var. Bu anıtlardan birisi de Tallinn'de yer alıyor ve anıt yıllar içerisinde kentin Rus nüfusunun her yıl 9 Mayıs'ta "Nasıl da Alyoşa gelip sizi kurtarmıştı allahın nankör Estonları" dercesine toplanma alanı olarak özdeşleşiyor. Tabi işin karşı tarafında anıtın Estonlara Sovyet dönemi aşağılanmasını hatırlattığını söylemek yanlış olmaz.

    En son 2007 yılında Alyoşa evine dönsün artık denerek heykel yerinden sökülüyor, bunu takiben şehirde iki günlük Rus ayaklanması başlıyor, Moskova'daki Estonya büyükelçiliği kuşatmaya alınıyor. Bu arada Kremlin "Avrupa'da Nazizm hortladı, yetişin ey Cemaat-i Ortodoks" diyerek kıyameti koparıyor ve de "Oldu olacak yerine Gamalı Haç dikin amklarım!" şeklinde protesto notası veriyor, tabi yine ekonomik yaptırımlar, hatta Rus azınlığın silahlandırılması ("Nerede boynu bükük bir Rus azınlık görsen, hor görme garibi AK-47 gönder" politikası Rusların sıcak denizlere inme politikasından sonra en meşhur stratejisidir) şeklinde yaptırımlar dile getiriliyor. Bunların üzerine iş çığrından çıkınca hükümet heykeli gidip askeri mezarlığa dikiyor. Tabi bunun bir gönül alma çabası mı üstü kapalı mesaj mı olduğu yoruma açık :)

    Konuya ilişkin bir kaç bağlantı vereyim, sonra konuyu iyice dağıtmadan köşeme çekileyim, zevkle okuyoruz, resimlere iç çekerek bakıyoruz abi. :)

    http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/1541641/War-of-words-over-bronze-soldier.html
    https://en.wikipedia.org/wiki/Bronze_Soldier_of_Tallinn (Açmazsa: https://en.0wikipedia.org/index.php...3JnL3dpa2kvQnJvbnplX1NvbGRpZXJfb2ZfVGFsbGlubg)
    http://www.spiegel.de/international...rift-between-estonia-and-russia-a-479809.html
     
  11. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    @Gün Ars. detaylı bilgilendirme ve yorum için teşekkür ederim. Sanırım bahsettiğin Alyoşa'ları yolumun üzerinde çokca gördüm. Şimdi çok daha anlamlı oldu. :)

    Bununla ilgili bir iki şey daha yazacağım.
     
    Gün Ars. bunu beğendi.
  12. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    4. Gün : Panavezys – Vilnius (17/08/2017)


    [​IMG]


    Sabah kalkıp Panavezys’in merkezini en hızlı şekilde geçip Vilnius’a doğru pedal basmak istiyordum. Vilnius levhalarını takip edeyim derken yol beni çevre yoluna çıkardı. Bu da yolu biraz uzattı ama en azından trafiğe girmedim diye iyimserlik yaptım. Artık iyiden iyiye düz ve bölünmüş halde saatlerce değişmeyen manzaraya sahip olan yolda sıkılmamak için normalde bisiklet üzerinde yapmadığım bir şey olan müzik dinlemeye karar verdim. Yolun en sağında yeterince boşluk vardı. Yol seslerini duyabileceğim bir seviyede müzik dinleme başladım. Kendi kendime mırıldanmayı hatta zaman zaman bağırmayı da ihmal etmeden…

    Ukmerge’i yolun ortası olarak düşünmüştüm ve oraya yakın bir yerde yemek yemeyi halay etmiştim. Yol otoban formatındaydı ama bizdeki gibi kenarları tel örgülü ve girişinde gişeler olan bir yapıda değildi. Bu sebeple bisikletle girilmesine bir engel yoktu. Yerleşim yerleri yolun biraz daha dışında yer alıyordu. Bu bir sıkıntı teşkil etmese de benzinliklerin de yolun üzerinde olmaması zaman zaman su ve yiyecek konusunda sıkıntı yaratabiliyordu. Mutlaka yolun dışına çıkmak, en azından 100-200 m. içeriye girmek gerekiyordu. Tam da yemek konusunda hayaller kurarken yolun kenarında bir restoran levhası gördüm. Fazla bir mesafe olmadığını görünce de sevindim açıkçası. Bisikleti girişe bırakıp içeri girdiğimde başka bir dünyaya girdiğimi anladım. İçeri bar formatında ve masaların olduğu bir salon vardı ama asıl olay dışarıdaydı. Restoranın 50 m. kadar uzağında bir göl vardı ve iskelesi vb. ile tam bir tatil beldesi ve plaj görümündeydi. Suya girenler, trambolinde zıplayan çocuklar, bikinili kızlar… :) Bu eğlenceli manzarayı hafif yukarıdan gören balkondaki bir masaya yerleştim. İçinde çorba olan bir şeyler ısmarlayıp yemeğin keyfini çıkardım, dinlendim. Sonra yola devam ettim. Önümde, yine aynı formatta dümdüz bir ikinci bölüm vardı. Vinius’a doğru devam ederken havada iki paramotor gördüm. Masmavi gökyüzünde çok güzel bir görüntü oluşturuyorlardı. Kafamı kaldırıp tam tepemden geçişlerini seyrettim. Akşam vakti Vilnius’a geldim. Aslında girişine demek daha doğru olur. Tur boyunca irili ufaklı bütün şehirlerde şehrin girişiyle merkezi arasında çok uzun mesafeler bulunuyordu. Vilnius da aynen bu formattaydı ve gece vakti daha önceden belirlediğim otellerin bulunduğu bölgeye ulaşana kadar epeyce bir pedal çevirip yol yapmam gerekti. İkide bir de yolu kontrol etmem tabi…

    Otelin bulunduğu mahal merkeze yakın olmakla birlikte biraz daha kenarda kalıyordu. Adı da ilginçti : “Mikotel” J Odayı tutup bisikleti de odaya koyu koyamayacağımı sordum. Resepsiyondaki görevli tamam deyince de odaya kadar çıkardım. Dışarı çıkıp yemek yemek istiyordum Görevli bana yakında McDonalds olduğunu söyledi. McDonalds’ın bulunduğu bölge tren garının da yer aldığı bölgeydi ve pek de tekin bir yer izlenimi vermiyordu. Bir şeyler yiyip dolaşmaya devam ettim ama hem geç vakitten hem de yorgunluktan merkeze doğru tur atmayı sabaha bıraktım.




    Mesafe (Km.) : 149,34 km.

    Yolda Geçen Zaman : 09:25 saat

    Ortalama Hız : 15,90 km/s

    Max. Hız : 45,90 km/s

    Yükseklik kazancı : 305 m.

    Yükseklik kaybı : 260 m.

    Min Yükseklik : 54 m.

    Maks Yükseklik : 186 m.

    Ort. Sıcaklık : 22,6 derece




    Panavezys’in çıkışındaki yel değirmeni

    [​IMG]

    [​IMG]


    Dümdüz ve bölünmüş yol…

    [​IMG]

    [​IMG]


    Öğle yemeği manzaram

    [​IMG]


    Yol boyunca gördüğüm klasik bir köprü manzarası

    [​IMG]

    [​IMG]


    Vilnius’a yaklaşırken tepemden geçen paramotorlar

    [​IMG]

    [​IMG]


    Bu resimde 2 tane var ama görmek gerçekten zor. J

    [​IMG]


    Vilnius’a vardım ama otele ulaşma neredeyse 2 saatimi daha aldı

    [​IMG]


    Otelin yakınlarında duvarda güncel bir duvar resmi

    [​IMG]
     
  13. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    5. Gün : Vilnius – Valozhyn (18/08/2017)


    [​IMG]


    Sabah hızlı bir kahvaltıdan sonra yol için hazırlanıp Vilnius’un tarihi merkezine doğru yavaş bir tura çıktım Tito’yla. Talin’le büyük benzerlikler görmeme rağmen biraz daha büyük ve bakımlıydı. Ortalık yeni yeni hareketleniyordu. Klasik bir kahve kültürü ile insanlar kahvaltı için kafeleri doldurmaya başlamıştı. Arada rehberli gruplar da görmeye başlamıştım. Tabi ki Uzak Doğu’dan… :) Merkezin bir başından diğerine pedallayıp çevreyi fotoğrafladıktan sonra su takviyemi de yapıp yola çıktım. Bugün direkt Minsk vardı planda ama bu yine bir 170 Km.’lik etap demekti. Minsk’e de gecenin bir yarısı varacaktım. Kuzenim Gökalp’le Kiev’de buluşup bir günü boşaltmak için yolu kısaltmıştım ama daha sonra planlar değişip Gökalp’in gelemeyeceğini öğrenince ben de planımda küçük değişiklikler yapmaya başladım. Gökalp’le önceki sene Gürcistan, geçen sene de Balkan turu yapmıştık. Bu sene ben illa Talin, Talin diye tutturunca Kiev’de buluşmaya karar verdik. Kendisi üniversite sınavına tekrar girmiş ve çok iyi bir puan alıp okulunu değiştirmişti. (ODTÜ Kimya Mühendisliği’nden Bilkent İşletme’ye geçti. :) ) Bu arada uçak biletini almış ve bisikletini de kutulamıştı. Uçacağı zaman bekliyordu kısacası. Ama üniversite değişikliği ve Bilkent’in çok ciddi hazırlık sınavları, onun için, yeniden okumaması gereken bir hazırlık sınıfı tehlikesi doğurmuştu. Yani hazırlanması gereken bir sınav vardı. Bu durumu benimle paylaştığında yapması gerekenin sınava hazırlanmak olduğunu söyledim. Kendisi de tur hayali kurarken böyle bir durum yaşadığı için çok üzülmüştü ama beni de düşündüğü için bu üzüntüsü ikiye katlanmıştı. Sonuç olarak yoluma yalnız devam edecektim. Zaten Kiev’e kadar yalnız olacağım için (ve bugüne kadar yurtiçi bir çok yalnız tura yalnız çıktığım için) tecrübe de kazanıyordum yurtdışında yalnız olma konusunda. Bu durumda planımı değiştirip yolu kısaltmaya ve Minsk’e ulaşmak yerine ara bir yerde kalmaya karar verdim. CityMap2Go’dan baktığımda yerleşim yerlerinin ve dolayısıyla otellerin ana yoldan içeride olduğunu 10, 15 hatta 20 km.lik ek mesafeler çıkardığını gördüm. Yolun ortasına ve ana yola makul mesafede bir yer ama daha önemlisi otel olan bir yer bulmam gerekiyordu. Sonunda isteğime uygun bir yer buldum. Yolu 100 km ve 70 km. olarak ikiye bölebileceğim bir noktada, ana yola da fazla bir mesafesi olmayan, o sırada adını haritadan okuyamadığım, dönünce Google Maps üzerinde Valozhyn olduğunu gördüğüm bir yerleşim yerinde otel olduğunu söylüyordu CityMaps2Go. Otel derken sadece bir otel. Başka yok. :) Hedefimi oradaki otel olarak belirleyip yolla devam ettim. Bugün Belarus’a, turun 4. ülkesine girecektim. Bugüne kadarki sınır geçişleri hissetmediğim şekilde :) olmuştu. Şimdi gerçek bir sınır geçişi yaşayacaktım. :) Litvanya’ya veda ederken normal sınır geçiş prosedürlerini yaşadım. Belarus sınır kapısına geldiğimde işlerin daha sıkı olduğunu fark ettim. “Güvenlik” kelimesi soğuk bir rüzgar gibi ürpertiyordu beni. Sınır geçişindeki görevli teyze bana, pek de dostça olmayan bir şekilde, “Sigortan var mı ?” diye sordu. Tabi ki yoktu sigortam. Aslında yaptırmayı düşünmüştüm ama ihmal etmiştim. Ben de yekten “Yok” dememek için Haziran ayında İspanya seyahati yapmak için (ailece) başvurduğumuz Schengen vizesi için yaptırdığım sigortadan bahsetmeye başladım. Ama söyleyeceğim şeyleri yüzüme gözüme ve dilime bulaştırıp eveleyip geveledim. Sınırdaki sert hanım teyze, benim bu eli ayağı dolaşmış halim karşısında en ufak bir “insani” özellik göstermeyip kısa kesti : “Var mı ? Yok mu ?” Cevap tabi ki “Yok !” Ben “Oh be… Sordu da söyledim.” rahatlaması yaşarken o da bana “Ne uzatıyorsun ! Yok desene !” bakışı fırlattı ve arkasından kaçınılmaz son söz geldi : “Sigorta yaptırman gerekiyor.” Ben bu fırsatı yüzümde şirin ifade kontenjanından bir gülümseme ile karşılayıp “Nasıl yaptırabilirim ?“ atağı yaptım. Diyorum ki “İnşallah beni geri çevirmez ya da bekletmez.” Ne bekletti ne de geri çevirdi. Bunu yerine arka tarafta bulunan başka bir kulübeyi işaret etti. Bisikletimi hemen yanına koyduğum kulübede çocukluğumun Commodore 64 ‘ününün klavyesini 2 parmak kullandığım zamanları aratan hızda klavye kullanan bir amca vardı içeride. “Sigorta” dedim. Söylediği şeyin “Kaç günlük ?” manasına geldiğini sandığım için 4 işareti yaptım. “4 Euro” dedi. Sonra kendi kendimi işkillendirip “Ulan ya bir aksilik olur da bir gün daha kalırsam çıkışta sorun olmasın. Ne olur ne olmaz !” deyip “5 gün olsun.” diye ekledim. 4 gün 4 Euro’ysa 5 gün 5 Euro’dur deyip 5 Euro çıkardım. Commodore amca “6 Euro” deyince afalladım. “Niye ki ?” bakışı attım Commodore amcaya. Commodore amca elindeki çizelgeyi gösterince makus talihimi de görmüş oldum. 1-2 Gün 2 Euro, 3-4 Gün 4 Euro, 5-6 Gün 6 Euro. Çaresiz 1 Euro daha verdim. Adam bütün yavaşlığıyla klavyeye dokundu ve en az 5-7 dakika sürecek klavye mücadelesini başlattı. Sanki her harfi aynı noktadan aramaya başlıyor, bulunca basıyor sonra da aynı noktadan tekrar bir sonraki harfi arayıp basıyor gibiydi. Sabırla bekliyordum ama ne zaman biteceğini de bilmiyordum bu işlemin. “Daha sırada tekrar sert hanım teyzeye var.” dedim kendi kendime. Commodore amca nihayet, oraya yazdı, buraya bastı, şuraya işledi, düğmeye bastı kolu çekti :) ve cızırtılı yazıcı çalışmaya başladı. “Nihayet” dedim içimden. Yazıcı da Commodore Amca kadar yavaştı. Eee ne de olsa iş arkadaşlarıydı. Kıratla yatan ya huyundan ya suyundan… Neyse ki işlem bitti. Amca bin bir zahmet yazıcıdan kağıdı aldı. Yine üzerine damga bastı, imza attı ve bana verdi.

    Sınır görevlisi sert hanım teyzenin karşısına zafer kazanmış bir eda ile tekrar çıktım. Fazla da yüz göz olmamak için şirin görünmeye çalışmadan Commodore amcanın, günde ancak bir kaç tanesini hazırlayabileceği için çok değerli olan sigorta belgesini verdim. O da bana doldurmam gereken bir kağıt form verdi. Klasik küçük kutucukları olanlardan… Pasaport bilgilerimi girip geri vermem biraz zamanımı aldı. Allah’tan yanımda kalem taşıyormuşum. Bir de Sınır Görevlisi Sert Hanım Teyze’den kalem istemek vardı… Formu verdim. Kaç gün kalacağımı da sordu. Ben yine tedbirli olarak 5 gün dedim. Nasıl olsa parasını da verdim. 6 gün bile desem olurdu ama riske de girmedim. :) Teyze yazdı, çizdi, pasaportuma damga bastı. “Bu formu çıkan kadar sakla, çıkarken geri vereceksin.” dedi. Sınır görevlisi sert hanım teyzenin verdiği formu ve Commodore amcanın verdiği sigorta belgesini pasaportun arasına koyup sınırdaki genç askerin üstünkörü aradığı eşyalarımı toparlayıp yola devam ettim. Artık Belarus’taydım. Ve karnım çok açtı.

    Sınır geçişi sonrası yemek yiyecek bir yer aradım ama herhangi bir yerleşim yeri yoktu. Var olanlar da yoldan içerideydi. Yol üstünde bir benzinlik bulup daldım içeriye. Meyve suyu ve krakerden oluşan bir menü yaptım kendime. Fakat krakeri yerken tadını biraz garip olduğunu fark ettim. Kutuya dikkatli baktığımda “Yengeç aromalı” bir kraker yediğimi anladım. Dikkat etmeden almışım. Benzinliğin marketine tekrar girip doğru dürüst bir kraker aradım ama ya deniz mahsulleri ya domuz sosisi ya da abuk sabuk başka bir şeyin aromasına sahip krakerler vardı. Kısaca aç kalmıştım.

    İki yanı ormanlık yola devam ettim. Yolun kenarındaki boşluk oldukça dardı. Asfalt da 5-7 santimlik bir yükseklik oluşturuyordu dolgunun üzerinde. Aklımdan “Bu teker buraya düşerse kesin yere kapaklanırım.” diye düşündüm. “Teker tekrar yola çıkamaz ve sola doğru düşerim.” diye kendime yaptığım açıklamayı tamamladım. Tedbir olsun diye de amortisörü açtım. Bu şekilde ilerlemeye devam ettim. Yanımdan büyük araçlar, tırlar, arabalar da geçiyordu. Bu şekilde epey bir süre ilerledim. Hiç aklımda yokken biraz önce kendime tarif ettiğim düşme senaryosu gerçekleşti. Bir anlık dalgınlıkla teker sağa kayıp asfalttan aşağı 5 santimlik yükseklikten düştü. Teker tekrar yola çıkamayınca da kaçınılmaz son gerçekleşti. Aklıma gelen başıma gelmişti. Kendimi bir anda sol tarafıma doğru yerde buldum. Dizimin ve sol dirseğimin üzerine düşmüştüm. Sol elcik ve sol çanta da yere çarptığı için kadroya biz zarar gelmemişti. Bir süre yerde kaldım. Allah’tan bir araba veya tır gelmiyordu. Yoksa çok ciddi bir tehlike yaşayabilirdim. Gözüme asfaltın üzerindeki ıslaklık takıldı. Bir yerimin kanamadığını daha doğrusu o kadar ciddi bir durum yaşamadığımı düşünüyordum. Yerdeki ıslaklık kan değildi. Elimi cebime attım. Cebimde, turlarımda sürekli sol cebimde taşıdığım biber gazı vardı ve üzerine düştüğüm için kırılmıştı. O ıslaklık da sıvı biber gazıydı. Toparlandım. Bisikleti de kaldırdım. Yakındaki otobüs durağında bulunan banka yöneldim. Oturup dirseğimi kontrol ettim, suyla yıkadım ve yara bandı ile hafif bir korumaya aldım. Sonra yola devam ettim. Yoldayken düştüğüm noktadan bir yanma hissetmeye başladım. Ağrı ve acı tamam da yanma nereden çıktı diye düşünüyordum. Çok geçmeden bu yanmanın cebimde kırılan biber gazından kaynaklı olduğunu anladım. Ciddi şekildeki yanma hissi çok rahatsız ediyordu. Yıllarca güvenlik amacıyla cebimde taşıdığım biber gazına sıvı olarak maruz kalmıştım. :)

    Valozhyn için ana yoldan ayrılırken akşam olmuştu. 12 km.lik bir bağlantı yoluyla varacaktım kasabaya. Orman içinde geçen dar yol başlarda oldukça ıssızdı. Tek tük araç geçiyordu. Ayrıca ana yolda hiç olmadığı şekilde iniş ve yokuşlar vardı. “Acaba şurası mı ? Burası mı ?” derken bir türlü varamıyordum kasabanın merkezine. Hava iyice karardı. Harita gittiğim yolun üzerinde bir noktayı gösteriyordu. Ama daha yerleşim yeri olduğunu belirtir binalar bile görünmüyordu ortalıkta. Neyse ki sayılı yol bir şekilde bitti :) ve kasabanın merkezi olduğunu düşündüğüm yere vardım ama ortalıkta otel görüntüsünde bir bina yoktu. Yoldan geçen gençlere sordum “Buralarda bir otel varmış.” diye. Ama benim konuşmamdan bir şey anlamadılar. Çünkü İngilizceleri sıkıntılıydı. Bir kız arkadaşlarını çağırdılar. Lise çağlarındaki kız, bizim ortaokuldaki “Mister ans Misses Brown” seviyesindeki İngilizce ile bana yardımcı olmaya çalıştı. Oldu da… Gençler benimle birlikte gelip oteli gösterdiler ve ayrıldılar. Otele geldiğimde resepsiyondaki teyzeyle yine İngilizce anlaşma konusunda sıkıntı yaşadık. Neyse ki otelde yer varmış. :) Bana sağlık sigortasını sorduğunda “İşte !” dedim. “Gerçekten gerekiyormuş.” Sigorta ve pasaportu verdim. Doldurduğum form zaten pasaportun içindeydi. Kadın bana dönüp “Vize ?” dedi. “Ne vizesi ? Vizeye gerek yok ki!” dedim. Kadın yine “Vize ?” dedi. Ben yine ne “Ne vizesi ? Türkler için vizeye gerek yok ki!” dedim. Ama kadın “İsa” dedi. “Peygamber” demedi. “Vize de vize !” dedi. “Ben bugün sınırı geçip buraya geldim. Eğer vize gerekseydi burada olamazdım.” gibi ulvi bir açıklama yaptım. Ama boşa gitti. Kadın telefondan birilerini aradı. Konuşma içinde vize kelimesini anlayabildim. Çantalarımı getirebilir miyim diye sordum. Kadın başıyla onayladı. Bisikleti de dış kapıyla iç kapı arasındaki bölüme koymama izin verdi. Geri geldiğimde “Tamam mı?” diye sordum. “Tamam” dedi. Neyse ki vize krizi çözülmüştü. Eşyalarımı odaya çıkarıp yemek yemek üzere aşağı indim. Kasaba otelinin kendi çapında gösterişli otelindeki onca masadan sadece birinde 4 kadın yemek yiyor ve muhabbet ediyordu. Ben de en pespaye halimle oturdum bir masaya. Daha duş bile almamıştım. Görevli kadın güler yüzle karşıladı beni. İngilizce bir menü ile siparişleri verip beklemeye koyuldum. Yemekler bitip odaya doğru hareketlendiğimde karnım tıka basa doluydu. Ne de olsa bugün yolda tek yediğim şey yengeç krakeri olmuştu. :)




    Mesafe (Km.) : 114,29 km.

    Yolda Geçen Zaman : 07:33saat

    Ortalama Hız : 15,10 km/s

    Max. Hız : 39,00 km/s

    Yükseklik kazancı : 669 m.

    Yükseklik kaybı : 605 m.

    Min Yükseklik : 118 m.

    Maks Yükseklik : 303 m.

    Ort. Sıcaklık : 21,0 derece



    Sabah saatlerinde Vilnius merkezinden kareler

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Yola devam

    [​IMG]


    Yol boyu mola için otobüs duraklarını kullandım.

    [​IMG]


    Düzlük… Hep düzlük… :)

    [​IMG]


    Yol boyu tarlalarda gördüğüm ruloları yakından görüntüledim.

    [​IMG]


    Valozhyn yolunda bir kule

    [​IMG]
     
  14. FreeWheel

    FreeWheel Keyif bisikletçisi

    Yaş:
    45
    Mesajlar:
    752
    Beğeniler:
    1.401
    Güzel tur yazısı için teşekkürler. Yerel yemekler ve biralarla ilgili ayrıntıları da görmek isterdim. @deathsidestory alıştırdı napayım :rolleyes:
     
    five bunu beğendi.
  15. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    @FreeWheel maalesef bira konusunda @deathsidestory'nin eline şu dökemem. Bira ve efradı ile pek aram yok. Güneye doğru inerken yiyebildiğim en yerel yemek borç çorbası oldu. Tabi yemeğin içeriği konusunda anlaşmak da ayrı bir challange'dı.
     
    FreeWheel ve veloforum bunu beğendi.
  16. veloforum

    veloforum Administrator Yetkili Kişi

    Yaş:
    46
    Mesajlar:
    4.888
    Beğeniler:
    9.380
    Meslek:
    Mak.Müh.
    Şehir:
    Almatı-İstanbul
    Eski sovyet ülkelerinde kullanılan o küçük kağıt başımıza çok problem çıkarmıştır. Mesela Kazakistan' a gelirseniz vize yok, pasaport kontrolde bu küçük registration kartları dolduracaksınız, eğer 5 gün ve daha az kalacaksanız sorun yok, giderken yine pasaport kontrolde geri alacaklar, vizesiz bir ay kalabilsiniz, 5 günü geçer ise adres bildirimi gerekiyor, işte bu küçük kağıt orada devreye giriyor. Ciddi bir otelde kalırsanız otelin bunu sizin için yapması mümkün ama yalnız başınıza iseniz çok zor. Adres vermek yetmiyor, o adresin sahibi elinde evin tapusu vs si ile gelmek zorunda.
    Serhan ve arkadaşı Japonya turunda bu kartları zamanında bildirmedikleri için cezayla karşı karşıya kaldılar, büyük bir para cezası veya sınırdışı edilmek. Sınırdışı edildiler, pasaportlarına kırmızı mühür vuruldu, 5 yıl kazakistana girmek yasak.
    Elbette rüşvetle yaptırılamayacak iş yok, bazı ofisler var veriyorsun pasaportu akşam alıyorsun hazır olarak. Ama o gün pasaportunuz olmayacağı için sokağa çıkmanız önerilmez, polis yakalarsa yine iyi bir rüşvet almadan bırakmazlar.

    Yengeç maalesef bu coğrafyada çok sevilen bir yiyecek., yengeç halinde değil tabiki, o şekilde hiç görmedim. Kırmızı-beyaz renkli doğranmış şekilde olur. Rus salatasına (amerikan) atarlar, dikkat. Salatalara atarlar, turp sanıp yemeyin, makarna, kroşka çorbası vs heryere atarlar. Öyle gariban bir mutfak kültürü ki acırsınız adamlara...Borş çorbasını iki kere alıp bırakırsınız...ee sağlıklı? Tamam da tat tuz yok hayatım, enginar ve kereviz de sağlıklı muhtemelen ama yenir mi???:)
    Belarus veya türkçesi ile Beyaz Rusya...ne efsaneler duyduk haklarında ama nasip olmadı.ehömm
     
  17. Gün Ars.

    Gün Ars. ¯\_(ツ)_/¯

    Yaş:
    37
    Mesajlar:
    878
    Beğeniler:
    2.193
    Şehir:
    Ankara
    O küçük kağıdı, Rusya'ya girerken bize de verdiler, pasaport yaprağı boyutunda bir kağıt, geçiçi göçmenlik belgesi gibi bir şeydi adı ve üzerinde Belarus ve Rusya'da geçerli falan şeklinde bazı ibareler vardı. Muhtemelen kendi aralarında Schengen benzeri bir sistem var.

    Aynı şekilde girişte bu kağıdı kaybetmemem şeklinde bir uyarı alınca bütün tatilim bu kağıdın nerede olduğunu düşünmekle geçti. :) Pasaportun arasına koyayım dur lan otelde düşer falan, en iyisi sırt çantasına koyayım, çocuklar meyve suyu döker orası da olmaz, dönüşte ben bu kağıdı kesin bulamayacağım ve lacivert üniformalı havalimanı devotchkalarından aşırı Rus aksanı ile azarı yiyeceğim stresi dört bir yanımı sardı adafghddff. Yani daha 2,5 yaşındaki çocuğun ağzından emziği çıkarttırıp pasaport resmiyle detaylı olarak karşılaştıran bir güvenlik anlayışı daha ne diyeyim. Allahtan korktuğum olmadı da kağıdı teslim edip, 36-42 kuzey parallerine kapağı kazasız belasız attık.
    ehömm
     
    five, veloforum ve cahitakin bunu beğendi.
  18. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    6. Gün : Valozhyn – Minsk (19/08/2017)


    [​IMG]



    Küçük kasabanın kasabaya büyük gelen otelinde sabah kahvaltısı niyetine bir şeyler yedikten sonra yola çıktım. Bugün mesafem oldukça kısaydı. Sadece 70 Km. :) Hedefim Minsk’e uygun bir saatte varıp günün geri kalanında şehri gezmekti.

    Yolun başlangıcında Valozhyn’in merkezinden ana yola ulaşmam gerekiyordu. Yolu takip etmeye çalışırken ana bağlantı yolunu kaçırıp bir ara yola girdim. Yol bana güzel bir manzara sundu. Uçsuz bucaksız bir düzlük… :) Hava çok güzel bir gün olacağını haberini veriyor gibiydi. Güneş kendini göstermeye şimdiden başlamıştı. Benzinliğin biri yine yemek molası için durak olmuştu bana. Önündeki motorcu figürü de hoş bir görüntü veriyordu.

    Düz yolda pedal basmaya devam ediyordum ama üzerimde bir yorgunluk da vardı açıkçası. Yola kısa kısa deyip değişmeyen manzarada hâlâ Minsk’e yaklaşamamanın verdiği bir yılgınlık da oluşuyordu git gide… Haritaya göre Minsk’in çevresini dolaşan iç içe iki çevre yolu vardı. İlkinin kavşağına geldiğimde yemek zamanı gelmişti benim için. Yine bir cafe levhası görmüştüm ama ulaşmak için yolun karşısına geçmem bunun için de bir yonca yaprağını dolaşmam gerekiyordu.

    Yine dışarıdan açık olup olmadığını anlayamadığım bir yere girdim. Bir tarafı market, diğer tarafı da kafeydi. Yemek için bir şeyler sipariş edip yedim ve fazla oyalanmadan yola devam ettim. Su almak için girdiğim bir park yerinin girişinde gördüğüm ilginç renkli kiliseyi görebilmek için yoldan ayrılıp 500 m. içeri girdim. Güneşte parlayan ve niye orada olduğunu anlayamadığım bir kilise göz alıyordu. Öte yanına geçip birkaç kare fotoğraf çekip ana yola döndüm.

    Minsk’e yaklaşırken bir (yol) bisikletlinin yanımdan geçtiğini ve elini sallayıp selam verdiğini gördüm. Ben de elimle selam verdim. Adam sağlam asılıyordu pedala ve kısa sürede uzaklaştı. Zaten benim yetişme şansım da yoktu. Aradan biraz zaman geçince yolun sağında tekerine hava basarken gördüm. Yanında geçtim. Beni tekrar geçti. Kısa süre sonra sağda tekrar elinde pompa görünce yardım gerekip gerekmediğini sordum. Düzgün bir İngilizceyle teşekkür edip gerekmediğini söyledi. Lastiği patlamış, yanında yaması yokmuş. Ben yanımda olduğunu ve verebileceğimi söyleyince zaten birkaç km. sonra evinde olacağını söyleyip teşekkür etti. Ben yola devam ederken yanıma geldi. Sohbet etmeye başladık. Nereden geldiğimi sordu. Talin dedim. Şaşırdı. Nereye gittiğimi öğrenince daha da şaşırdı. İyi şanslar dileyip vedalaştı.

    Minsk’in merkezine doğru, hızlı akan trafikte kendimi bisiklet yoluna atarken aklıma Saraybosna’nın hızlı trafiğinde bizi bisiklet yolundan gitmemiz gerektiği konusunda uyaran sürücüler geldi. Yine “Şehre girdim ama merkezine daha epey yol var” durumu yaşıyordum. Yol git git bitmedi ama sonunda daha önceden Booking’den bulduğum otele vardım. Bisiklet için uygun bir yer gösterdiler. Odaya çıkıp bir an önce duş alıp kendimi dışarı atmayı düşünüyordum. Gözüme ilişen yazıda duş konusunda bir uyarı olduğunu fark ettim. Merkezi sıcak su sistemindeki (demek ki sıcak su şehrin merkezi sisteminden geliyormuş) bir arıza sebebiyle suyun otelin ısıtıcılarıyla ısıtıldığını (sanırım termosifon sitemi) ve duş almak için 8-10 dakikalık bir zaman olduğunu söylüyordu. Kısaca “hemen duş al öyle yayılma” minvalinde bir uyarıydı. Ben de bu uyarıya uyup hemen duş aldım ve dışarı çıktım. Otelden ayrılırken, resepsiyondaki görevlinin verdiği harita üzerinden detaylı bir şekilde anlattığı gezi planına uyacak şekilde yürüyerek turlamaya başladım. Hava muhteşemdi. Etraf cıvıl cıvıldı. Haritadaki belli başlı noktalara yürüyerek Minsk’in merkezinde uzun bir tur yaptım. Gündüzü de gece yaptım. Gece, şehrin içindeki müziğe ve harekete katıldım. Geç vakitte otele dönüp ertesi gün için dinlenmeye çekildim.



    Mesafe (Km.) : 77,85 km.

    Yolda Geçen Zaman : 05:27 saat

    Ortalama Hız : 14,30 km/s

    Max. Hız : 43,40 km/s

    Yükseklik kazancı : 375 m.

    Yükseklik kaybı : 388 m.

    Min Yükseklik : 184 m.

    Maks Yükseklik : 297 m.

    Ort. Sıcaklık : 29,4 derece






    Valozhyn çıkışında bir kule (bir önceki güne yazmıştım ama aslında bugündeymiş :) )

    [​IMG]


    Daha sonradan Babrusk’ta tanıştığım bir arkadaşa (resimde de görülen) haçların farkını sordum. Sağdaki, altında aşağıya doğru kısa ek çizgisi olan haç Ortodoksların hacıymış.

    [​IMG]


    Valozhyn’den ana yola bağlanırken girdiğim ara yol yine dümdüzdü

    [​IMG]

    [​IMG]


    Mola verdiğim benzinlikteki motorcu figürü

    [​IMG]


    Minsk’e doğru yola devam

    [​IMG]

    [​IMG]


    Masmavi ve parıl parıl parlayan kilise

    [​IMG]

    [​IMG]


    Minsk uzaktan göründü.

    [​IMG]


    Sonunda MIHCK’e geldim ama daha çok yolum var. :)

    [​IMG]


    Yol üzerindeki kilise

    [​IMG]


    Minsk’in bisiklet yolları

    [​IMG]


    Minsk’te gezme zamanı

    Tiyatro binası

    [​IMG]


    Belarus Sirki. İlk defa bir binası olan sirk görüyorum. :)

    [​IMG]

    [​IMG]


    2. Dünya savaşı anıtı. Anıta geçiş alt geçitle yapılıyor.

    [​IMG]


    Alt geçitte savaşla ilgili fotoğraflar var.

    [​IMG]

    [​IMG]


    Anıtın önünde sürekli yanan bir ateş var.

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Belarus Sirki’nin önündeki heykeller

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Parktaki zarif hanımefendi

    [​IMG]


    Belarus balesinin önünde yeni evlenen bir çiftin gelin arabası :) Çalan müzik ortamla tam bir tezat oluşturuyordu.

    [​IMG]


    Belarus’lu ünlü yazar Yazep Drozdovich’ın heykeli

    [​IMG]


    Minsk’te akşam vakti

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]
     
  19. veloforum

    veloforum Administrator Yetkili Kişi

    Yaş:
    46
    Mesajlar:
    4.888
    Beğeniler:
    9.380
    Meslek:
    Mak.Müh.
    Şehir:
    Almatı-İstanbul
    Minskte metrekareye düşen güzel kız oranı...ehe, neyse, kilise diyordum, evet kilise:) Yerleşim yerlerinden uzak, garip yerlerde kilise görürseniz bunun sebebi şu olabilir: Adamın teki gelir ve der ki " bu gece rüyamda falanca azizi gördüm, bana dedi ki tam buraya onun adına bi kilise dikin":D Hemen yapılır veya rüyada gördüğü yer, tepe de olabilir ama sonuçta rüyadır yani. Kazakistanda da var bu tarz en az 2 kilise, benim bildiğim. Bazen okumuşsunuzdur, çoğu rahiplere rüyasında git rahip ol dendiği için kiliseye katılmışlardır. Hiç rüyada git imam ol diyene rastlamadım:p hatta bi vaaz sırasında hoca anlattı, cemaatten birisi oğlunu getirmiş ve demiş ki "hocam, çocuk okuyamadı, bi yer kazanamadı, kafası pek çalışmıyor, gel bunu hoca yapalım":D

    Yol kısa olunca bir bakıyorsun bitmek bilmiyor, psikoloji devreye giriyor, son 5 km mesela 50 km gibi geliyor. Ben tura çıkarsam hedefi mesela 150 km koyup, "aa Minsk'e mi gelmişim, ne çabuk, e gelmişken kalayım burda" deyip 70. km de konaklamayı düşünüyorum.:p:D

    Sirk binası, evet, Kazakistanda da var, bütün sovyet ülkelerinde var. İçinde su sirki için havuz düzeneği de var ama öyle orca lar yunuslar için değil de daha ufak penguen ve mors gösterileri için. Sirk daha çok çocuklar için yapıldığından ebeveynler mutlaka götürmek isterler bu yüzden biletler çok erken tükenir. Aynı şekilde çocuk tiyatroları...hep full çeker.
     
  20. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    @veloforum ilk cümlene sonuna kadar katılıyorum. Her ne kadar tamalayamamış olsan da :) :) Hatta bir tur sonu değerlendirmesi yapayım çok kısa. Belarus'un kızları uzak ara... :)
     
    Osman Kıtay ve Gün Ars. bunu beğendi.
  21. Gün Ars.

    Gün Ars. ¯\_(ツ)_/¯

    Yaş:
    37
    Mesajlar:
    878
    Beğeniler:
    2.193
    Şehir:
    Ankara

    Bu yoldan içeride, şehirden alakasız yere dikilen kiliselerin bazıları zamanında orada gerçekleşen ölümleri anmak için yapılıyor. St. Petersburg'daki dünyaca ünlü Spas na Krovi kilisesi (bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Church_of_the_Savior_on_Blood) de Rus Çarı 2. Aleksandr'ın suikastçiler tarafından vurulduğu yere yapılmıştır. Aynı şekilde bu çarın torunu, son Rus Çarı 2. Nikolay ve ailesinin öldürüldüğü yere de daha sonra bir kilise dikiliyor. (bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Church_of_All_Saints,_Yekaterinburg). Ruslar suikasti ve suikast yerine kilise dikmeyi seven bir millet denebilir.

    Bu yol üstü kilise dikme işini iyice abartanlar ise Yunanlar, kaza/suç mahalline minyatür kiliseler dikip daha sonra gelip mum yakıp dua etme adetleri var. Bizdeki türbe mantığı da bunlardan mı geliyor, yoksa Yunanlara mı bizden geçiyor orası tartışılır. Zaten şimdi yazarken baktım, bu ufak ziyaretlerin (kilise demeyelim de bizim orada böyle yerlere ziyaret denir), adı zaten Kandilakia imiş, kandille, mumla ilgisi yoktur diyeni Zeus çarpar valla. Yunanca bilen turcular eqlesin asdasdff. (hadi buna da bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Kandilakia) Wikipedia adresleri için "0wikipedia" adresini kullanabilirsiniz.

    upload_2017-10-20_11-30-6.png
     
    five ve veloforum bunu beğendi.
  22. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    @Gün Ars. Yunanistan turumuzda dağın başında da olsa içinde mum yanan ve her daim bakımı yapılmış gibi görünen bir sürü Kandilakia görmüştük. (Bakımsızları da vardı tabi) Ama birinin bunları dolaşıp yaktığı barizdi.

    Bilgi için çok teşekkür.
     
    Gün Ars. bunu beğendi.
  23. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    7.Gün : Minsk – Babrusk (20/082017)


    [​IMG]


    Minsk’te gece uzun olunca sabah kalkmak da biraz zor oldu tabi. Bugünkü etap, bir önce günden iki kat daha uzundu. Bu sebeple, oyalanmaya mahal yoktu ama geniş bir alana yayılmış Minsk’ten çıkmak biraz zaman alıyordu haliyle. Özellikle de ters trafiğe girdiğiniz sokaklarda… Birden karşımda büyük bir stat gördüm. Çevresinde de bir sürü kule vinç. Sanırım Dinamo Minsk’in stadıydı. Aslında bildiğim tek takımları da oydu zaten. Değilse de benim için orası Dinamo Minsk’in stadı olarak kalacak. :)

    Şehir dışında yol yine dümdüz uzanıyordu. Elektronik tabelada hava ve asfalt sıcaklıklarını okudum. “Şu an asfalt sıcaklığına dikkat eden bir tek ben varımdır herhalde” diye geçirdim içimden… 42.8 derece’lik bir sıcaklık hava sıcaklığının neredeyse iki katına denk geliyordu. Hiç bunaltmayan, rüzgar anlamında sorun da çıkarmayan bir havada yol alıyordum. Klasik manzaralar eşliğinde Babrusk’a yaklaştığımda çevre yoluna dönüşen ana yoldan ayrılıp dümdüz Babrusk’un merkezine giden dar yola girdim. Etrafta 2. Dünya savaşı ile ilgili bir sürü anıt ve mezarlık vardı. Yolun sağındaki ormanın sıklığı ise dikkatimi çekti. Bu ormana giren askerlerin psikolojisini düşündüm. Yorgun, bezgin, nereden ne çıkacağını bilmediklerinden korkulu… Zaten hava da kararmış olunca iyice karanlıktı her yer. Alman mevzilerini gösteren levhanın levhayı geçip bir anıtın önünde durdum. Hem dinlenme hem de fotoğraf için… Toplar, tüfekler, mevziler, mezarlar, anıtlar… Belarus’a girdiğimden itibaren 2. Dünya Savaşı ortamını iyiden iyiye hissetmeye başlamıştım. Gecenin karanlığında, daha önceden belirlemiş olduğum otele (Turist Otel) giderken kendimce yolu kısaltmak için ara yollara saptım. Yol mahalle aralarından geçiyordu. Evler tek katlı, yol bozuk, çevrede bir otele doğru gittiğim konusunda bana işaret olabilecek hiçbir şey yok… Tam bir kenar mahalle görüntüsü. Hani “Karşına iki kişi çıksa…” durumu vardır ya, tam öylesinden. “Ulan ben nereye geldim !” moduna geçiş yapıp pedallara asıldım geri dönmeyi de düşünmeden. “Ha geldim, ha geleceğim.” diye haritayı kontrol ediyordum. Sonunda otelin bulunduğu yere geldim ama ana yoldan ayrılmanın pek de iyi bir fikir olmadığını kendime ispatlamış oldum. Otele yerleşip duş almadan yeme içme işlerini halletmek için dışarı çıkayım dedim. Resepsiyona, yakında restoran ya da magazin olup olmadığını sordum. Bana, otelin önüne çıkan caddede (bizim ölçülerimizde bir ara sokak) olduğunu söylediler. Pazar günü gece 23:00 civarını bulmuştu saat. Dışarı çıkıp yürümeye başladım. Etrafıma bakıp, bakkal, çakkal, market, kafe ne bulursam yiyecek bir şeyler bulmaya çalışacaktım. İki izbandut elemanla karşılaştım. Klasik bir turist moduna geçip “Where is the nearest post office?” edasıyla yemek için bir yer olup olmadığını sordum. Aslında adamlar kaldırımda yürüyen insana yolunu değiştirtecek tiplerdendi ama ben “üzerine git” prensibi ile, onlardan çekinmeden, rahat hareketler sergiliyordum. Ama en önemli sorun burada da baş göstermişti adamlardan birinin İngilizcesi çat seviyesindeydi, pat bile yoktu. :) Diğerinde ise hiç yoktu. Kendi aralarında konuşup gülüşüyor olmalarında biraz kıllanmıştım ama yine de taktik gereği onlarla muhabbet etme çalışmalarına devam ediyordum. Konuştuğum (en azından çalıştığım) elemanın adı Sergei’di, halterciymiş. Ya da ben öyle anladım. Diğerinin adı da Kag. Yol da uzundu. Merkez olarak adlandırılacak bir yer de göremiyordum. Yiyecek bir şey bulmak adına aradığım yerleri de şu ana kadar görememiştim. Ana cadde diyebileceğim bir noktaya yaklaşırken Sergei’in biriyle konuştuğunu gördüm. Hemen sonra eleman bana dönüp İngilizce konuşmaya başladı. Klasik turist muhabbetleri yaptık. Nereden gelirsin, nereye gidersin vs. adamın yanında bir de kız vardı. İki izbandut, bu yeni eleman ve yanındaki kızla beraber köşeye geldik. Ben yemek yemek istediğimi söyledim. Adam (şu an ismini hatırlayamıyorum) yardımcı olacağını ama önce kız arkadaşını yolcu etmesi gerektiğini söyledi. Bu arada iki izbanduta dönüp herhalde kendisinin yardımcı olacağını söylemiş olmalı ki elemanlar ayrıldılar. Ben de onlara teşekkür ettim. Son dakikaya kadar “üzerine git presibi” :)

    Eleman kız arkadaşını belediye otobüsüne bindirdikten sonra yaklaşık bir saatini bana ayırdı. Fotoğrafçıymış. Düğün fotoğrafları çekiyormuş. Amerika, İngiltere, Mısır ve Rusya dahil bazı Avrupa ilkelerini görmüş. Amerika’da bir süre yaşamış. Türkiye’ye de gelmek istiyormuş ama olaylardan biraz çekinmiş. Ekim Kasım için pplan yapmış. Epeyce de ucuzmuş Türkiye turlar. Neden acaba ? :) Bana çevreyi gezdirdi gecenin karanlığında. Yemek için bir yere gittik şöyle kafe gibi bir yer ama geç vakitte sanırım bir şey yokmuş. Başka bir yere gittik. Giderken de bana, buralarda dikkatli olmamı söyledi. Adamları da pek gözü tutmamış. Beni görünce hem yardımcı olmak hem de İngilizce pratiği yapmak için yanımıza gelmiş. “Müslüman olduğunu söylemezsen iyi olur.” dedi bana. “Buralarda pek hoş karşılamazlar. “Çevredekilere de dikkat et. Yanındakileri pek gözüm tutmamıştı.” O zamana kadar, rahatlığı bir savunma taktiği olarak kullanan ben biraz tedirgin olmadım dersem yalan olur. Neyse ki o zamana kadar bir problemle karşılaşmamıştım. İnşallah devamında da karşılaşmayacaktım.

    Bana yakındaki bir kiliseyi gösterdi. Sovyet yönetimi o kiliseyi yüzme havuzuna çevirmiş. 10 yıl öncesine kadar da yüzme havuzu olarak kullanılıyormuş. “Hatta ben o havuzda yüzmüştüm.” dedi. Şimdi asli görevine döndürülmüş. Artık kilise olarak kullanılıyormuş. Yemek için bir kafe daha buldu. Ne yemek istediğimi sorup siparişi verdi. Benimle bir süre oturdu. Sonra vedalaşıp ayrıldı. Bana da otele dönmek için kullanmam gereken yolu sıkı sıkı tembihledi. Geç vakit de olsa karnımı doyurup otele döneceğim uzun yolda yürümeye başladım. Bir örneğini Gürcistan’da gördüğüm, yardımcı olmak için zamanını ayıran insanlardan biriyle daha karşılaşmıştım. Gecenin karanlığında hızlı adımlarla otele döndüm.






    Mesafe (Km.) : 149,37 km.

    Yolda Geçen Zaman : 09:31 saat

    Ortalama Hız : 15,70 km/s

    Max. Hız : 32,90 km/s

    Yükseklik kazancı : 297 m.

    Yükseklik kaybı : 349 m.

    Min Yükseklik : 181 m.

    Maks Yükseklik : 239 m.

    Ort. Sıcaklık : 27,4 derece


    (Benim için) Dinamo Minsk’in stadı

    [​IMG]


    Hava sıcaklığı ile yol sıcaklığı bir arada

    [​IMG]


    Düzlükler…

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Yol boyu gördüğüm II. Dünya savaşı anıtlarından biri..

    [​IMG]


    Gece vakti Babrusk’un girişi. Yine önümde kilometrelerce yol.

    [​IMG]


    Gece vakti diğer diğer anıtlar…

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Yüzme havuzu yapılan kilise

    [​IMG]


    Bana yardımcı olan eleman…

    [​IMG]
     
  24. veloforum

    veloforum Administrator Yetkili Kişi

    Yaş:
    46
    Mesajlar:
    4.888
    Beğeniler:
    9.380
    Meslek:
    Mak.Müh.
    Şehir:
    Almatı-İstanbul
    Google a baktım, stad gerçekten de Dynamo stadı:)

    Rusca sitelere baktım, o iki eleman anılarını yazmış, "Pazar gecesi gözlüklü bir adam gördük sokakta, korktuk, yabancıydı, kaçmak istedik ama neyse ki sadece lokanta arıyormuş" hah ha, şaka:D

    Doğuda farkettiyseniz ingilizce hiç te muteber bir dil değil, sonuçta dili yayma emperyal bir hareket olduğu için bunu ruslar kendisi yapmış ve sistemlerini kurmuşlar, ingilizceye veya başka bir dile ihtiyacı ortadan kaldırmaya çalışmışlar. Aynı dil grubunda olduğu için doğruya çok yakın çeviri yapan googleun da payı var, eğer ticari yazışma gerekiyorsa çakıyorlar tercümeyi, uğraşmıyorlar. TV de veya sinemalarda numune olarak dahi orjinal alt yazılı film yok, hepsini çevirirler ruscaya.

    Rusca da, bilemiyorum bana sempatik geliyor, geçenlerde bir müşteri aradı, büyük uluslararası şirket, satınalma elemanı adından anladığım Hintli, ingilizce konuşuyoruz ama bir yandan da "bu ne biçim dil lan, adam gibi rusca konuşsana" diyorum içimden:D Bir de hint aksanı olunca hiç çekilir bir dil değil vallahi:p
     
    Gün Ars. ve five bunu beğendi.
  25. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan... Yetkili Kişi

    Yaş:
    47
    Mesajlar:
    381
    Beğeniler:
    867
    Şehir:
    İstanbul - Bostancı
    8. Gün : Babrusk – Gomel (21/082017)


    [​IMG]


    Dünkü sıcak günden sonra, bugün biraz daha soğuk geçecek gibiydi. Sabah kahvaltı yaptıktan sonra Babrusk’tan, artık klasikleşen bir köprü ile çıkıp Gomel (okunuşuyla Homel) istikametine pedallara asılmaya başladım. Gomel, Belarus’taki son şehir olacaktı konaklayacağım. Dünkü 150 km. üzerine bugün de 160 km. planlamıştım. Yine dümdüz bir yolda ilerliyordum ve bugünün ödülü de arkadan esen rüzgar olmuştu. :)

    Düzlüğün ortasında bir mola sırasında birden yanıma motosikletli bir çift geldi. (Tek motosiklette iki kişi) Bana etrafta bir benzinlik olup olmadığını sordular. Ben de CityMaps2Go’dan baktım çevrede var mı diye ama görünürde benzinlik yoktu. Geçtiğim son benzinliğin Babrusk’un çıkışında olduğunu söyledim. “Ama yine de yok diye düşünmeyin haritada görünmese de yolda karşımıza çıkabiliyor.” dedim. Teşekkür edip gazladılar. Aradan fazla zaman geçmeden yolda bir benzinlik gördüm. Su almak için girdiğimde motorcu çiftin de (doğal olarak) orada olduklarını gördüm. Selamlaştım. Motorcu hatun beni görünce “Ne kadar çabuk geldin ?” dedi. O kadar hızlı değilimdir ama arkadan esen rüzgar etkiliydi demek ki. Sohbete başladık. Rusya’dan gelip Kurtz’a gidiyorlarmış. Yolda görüşürüz deyip yanlarından ayrıldım. Su takviyesinden sonra yeniden yoldaydım. Az sonra da onlar tekrar yanımdaydı. Selam verdiler. Sonra da bir kez daha gazlayıp gözden kayboldular. Düzlüklerden sonra iki tarafı da orman olan bir kısımda pedal çevirmeye devam ettim. Çok güzel ve yemyeşil bu kısımda aynı zamanda müzik de dinleyebiliyordum.

    Akşam üstü, artık Gomel’e yaklaştığım sıralarda, bölünmüş yolun karşı şeridinden gelen bir bisikletli gördüm. Yaklaşınca bunun bir kadın bisikletçi olduğunu fark ettim. Normalde selamlaşıp geçerdik bu kadar uzun mesafeden ama ben selam verirken onun bana seslendiğini fark ettim. “Cicu !” diye bağırıyordu. “Cicu!”. O da ben de bölünmüş yolun ortasına yöneldik. Merhabalaştık. “Cicu değilim.” dedim. “Seni Cicu’ya benzettim.” dedi. Bisikletimin (muhtemelen çantalarımın) görünüşü onunkine benziyormuş. Kim olduğumu ve rotamı anlattım. Adı İrina’ymış. Rus’muş. St. Petersburg’dan başlayıp turluyormuş çevreyi. Bana da Baykal Gölü çevresinde tur yaptıklarından bahsetti ve o rotayı tavsiye etti. “Böyle yalnız yalnız korkmuyor musun ? Hem kaskında yok.” dedim. Hem kaskı yoktu hem de üzerinde reflektörlü yelek haricinde ek bir kıyafet de yoktu. O da en kısasında cevap verdi. “Bana bir şey olmaz. Ben deli bir Rus kızıyım.” Vedalaşıp ayrıldık. Bölünmüş yolun ortasında, onun arkasından birkaç kare fotoğrafını çekip yoluma devam ettim.

    Gomel’in girişinde, artık her zamanki “Geldim ama aslında daha gelmedim” sendromunu yaşadım. İkide bir hem yoluma hem de haritaya bakıyordum. Ama dünden öğrendiğim önemli bir şey vardı. Asla ana yoldan ayrılma :) Öyle de yaptım. Haritaya göre, sola dönüp düz gitsem, gitmek istediğim otele direkt gidiyorum gibi görünüyordu ama aslında yol direkt çıkmıyordu. Arada demiryolu vardı. -Ki bunu tahmin etmiştim.- Bu da, yolun büyük bir çember çizmesine sebep oluyordu. Israrla yolu takip edip, o büyük çemberin bir helezon haline geliyor olduğunu fark ettim. Sola dön. Sonra tekrar sola dön. Tekrar dön… Karanlık caddelerden sonra, merkez diyebileceğimiz bir noktaya ulaştım. Yoldan değil de kaldırımdan ilerliyordum. Bir anda karşımda yaşlı, sakallı motorcular çetesi gibi 5 kişilik bir bisikletçi grubu gördüm. Ayak üstü sohbete başladık. Bu grup da Rusya’dandı. Kadronun titanyum oluşu ve Rohloff ilgilerini çekti. Kısa bir muhabbetten sonra otele doğru devam ettim. Gece geç vakitte tren garının karşısındaki otele ulaşıp yerleştim. Uzun zamandır aç olduğum için açık olan bir yer var mı diye sorup oraya yürüdüm. Kısa bir süre sonra kapanacak bir fastfood’cuda karnımı doyurup dinlenmek üzere otele döndüm.


    Mesafe (Km.) : 166,59 km.

    Yolda Geçen Zaman : 08:38 saat

    Ortalama Hız : 19,30 km/s

    Max. Hız : 36,50 km/s

    Yükseklik kazancı : 293 m.

    Yükseklik kaybı : 308 m.

    Min Yükseklik : 133 m.

    Maks Yükseklik : 169 m.

    Ort. Sıcaklık : 22,6 derece


    Babrusk’taki otelin manzarası

    [​IMG]


    Artık klasik olan köprü manzaralarından biri

    [​IMG]


    Düzlük… Yine düzlük… Yine düzlük…

    [​IMG]


    Motoru abiyi uzaktan çektim. :)

    [​IMG]


    Yolun manzarası harika

    [​IMG]


    Yolda İrina ile karşılaştım

    [​IMG]

    [​IMG]


    “Yolun ortası” hatırası :)

    [​IMG]
     

Sayfayı Paylaş